Yeni Kaynaklar İçin Geliyorlar Analiz
Nadine STEİGER NORVEÇ UNIVERSTY OF BERGEN

Fransa’nın Sömürgeci Damarı

Yeni Kaynaklar İçin Geliyorlar

                    Fransa Akdeniz-Afrika-Orta Doğu jeopolitik üçgenindeki varlığını Arap Baharı sonrası dönemde her geçen gün daha da artırma yönündeki politikasını devam ettiriyor. Siyasi-askeri hırslarını ve bu bağlamda tarihsel hedeflerini “ötekiler” üzerinden saklayan ve meşrulaştıran Fransa, krizlerden beslenen politikasıyla yeni dünya düzeni inşa sürecinde yerini almaya çalışıyor.

Yeni emperyalist politikası çerçevesinde, Türkiye ile bir kez daha tarihsel hesaplaşma içine giren Fransa, kaygan bir zeminde yeni ittifaklar peşinde. Batı-Doğu mücadelesini ve hatta Batı’nın kendi içindeki güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan Fransa açısından, “zayıf halkalar” ve buralarda yürütülen nüfuz mücadeleleri önemli bir yere sahip.

Lübnan’da yaşanan son patlamadan sonra Beyrut sokaklarında boy gösteren Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un manda çağrısı bu açıdan epey önemli; özellikle de Soğuk Savaş sonrası süreçte, ABD’nin adeta zafer sarhoşluğu yaşadığı bir dönemde, uluslararası sistemde yaşanan boşluğu doldurmaya ve bu kapsamda “Büyük Fransa”yı yeniden inşa politikasına yönelik ilk ciddi hamlesini yaptığı yer olan Afrika açısından.

Fransa 1990’lı yıllardan itibaren “yumuşak” ve “sert” güç unsurlarını kullanmak suretiyle bu kıtada tekrar güçlü bir şekilde yerini almaya çalışıyor. Bu kapsamda “müze diplomasisi” ve askeri müdahaleler arasında gelgitler sergileyen Fransa’nın, Afrika politikasında sert gücün ön plana çıkacağına yönelik sinyaller her geçen gün daha net alınıyor. Geçtiğimiz Temmuz ayı içinde yaşanan gelişmeler bu açıdan fazlasıyla dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki 1830-1962 yıllarında Fransız işgaline karşı savaşan 24 Cezayirli mücahidin kafatasının, 170 yıl sonra, Fransa’da sergilendikleri müzeden ülkelerine getirilmesi ve bunun Fransa tarafından bir kamu diplomasisi başarısı olarak lanse edilmesiydi.

Macron’un Afrika ile barışma ve yeni bir başlangıç gerçekleştirme hedefi doğrultusunda “müze diplomasisi”nin farklı bir uygulaması olarak nitelendirilebilecek bu hadise, Afrika’daki kanlı imajlarını düzeltmeye yönelik bir adım olsa da, sömürgeci devletler içinde en acımasız, vahşi ve barbar ülke olan Fransa’nın “neler yapabileceğini” göstermesi açısından da önemliydi. Dolayısıyla tarihsel hafızayı canlandıran bu “diplomasi” uygulaması, sömürgeci yüzsüzlüğünün bir başka tezahürü olarak tarihteki yerini şimdiden almış durumda.

Savunma Bakanı Florence Barley’in yine Temmuz ayı ortalarında, terörle mücadele kapsamında Mali’ye yaklaşık 100 asker göndereceklerini açıklamasının ardından, bu ülkedeki Fransız üssünden Hafter’e destek amacıyla Libya’nın güneyine asker gönderildiğine ve Charles de Gaulle uçak gemisinin de Sirte’nin 80 kilometre açığına demirlediğine yönelik iddialar, Fransa’nın bu kıtadaki askeri operasyonlarının daha da artacağına işaret ediyor.

Bu gelişmeler hiç kuşkusuz “fiili işgal” ile eşdeğer görülüyor ve başta eski Fransız sömürgeleri olmak üzere, ilgili tüm taraflarda ciddi endişelere yol açıyor. Bu da Frankofon Afrika’daki hegemonyasını sürdürmekte zorlanan Fransa’nın ve buna bir çözüm bulmaya çalışan Macron’un işini elbette daha da zorlaştırıyor.

Peki, Fransa neden böylesi çelişkili bir politikayı aynı zamanda uygulamaya çalışıyor? Fransa’nın Afrika’daki varlığının temelinde nasıl bir politika yatıyor? Fransa Afrika’dan neden vazgeçemez? Bu sorulara aslında yine ünlü bir Fransız’la, Napolyon’la cevap verelim: PARA PARA PARA!

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler