Avrupa Birliği Analiz
Habip BOZKURT ULUSLARARASI HUKUK VE KAMU HUKUKU UZMANI

Uzaklaştığımız İdeal:

Avrupa Birliği

20.yüzyılın ikinci yarısında ulus devletini aşan ekonomik blokların ulus devlet anlayışının üzerinde yeni siyasal oluşumlar yaratması kaçınılmazdı. Zira ekonomik bloklar siyasal bloklara dönüşmediği sürece sermayenin çıkarlarını koruması çok zordur.

Hiç şüphesiz bu konudaki en somut adım Avrupa Birliği olmuştur. Avrupa Birliği salt Avrupa Ulus Devletleri’nin kendi ulusal egemenliklerini ve çıkarlarını savunmak için kullandıkları bir araç olmaktan öte ulus devletlerin egemenliklerini Avrupa kurumlarının ortak kaderinde topladıkları bir birlik olarak ortaya çıkmıştır.

Her ne kadar Avrupa Birliği günümüzde kurumları ve işlerliği ile çeşitli tartışmalara konu olsa da -son küresel salgının Avrupa Birliği’ne olumsuz etkileri gibi- Avrupa Birliği içindeki kurumların etkisi ve gücü giderek artmaktadır.

Avrupa Birliği’nin üye devletler üzerindeki gücünü, işlerliğini anlayabilmek için Maastricht Anlaşması’nın hükümlerine ve Kopenhag Kriterleri’ne bakmak gerekmektedir. Bu iki anlaşma ve kriter ekseninde üye devletler arasında hukukun standardize olması, topluluk mevzuatının kabulü, ortak para sistemine geçilmesi ve ortak ticaretin benimsenmesi önemlidir. Avrupa Birliği bugün dünya üzerindeki en önemli bölgesel, siyasi ve ekonomik bloktur.

Türkiye 2000’li yılların başında Ak Parti iktidarı ile birlikte geçirdiği toplumsal, ekonomik ve siyasal dönüşüm sürecinde Avrupa Birliği’ni ve birliğe entegrasyonu siyasetin merkezine aldı. Bu konuda kararlı bir siyasi duruş sergileyen Türkiye, devam eden ikili müzakereler ve art arda açılan fasıllar neticesinde entegrasyon sürecini tamamlamaya çalıştı. Türkiye bu dönüşümü sağlarken bu ilke ve kriterleri; ekonomik ve siyasal bir bloğa dâhil olma çabası olarak görmekten ziyade insanca bir yaşama standardı olarak belirledi. Birliğe dâhil olma idealinin de ötesinde bu kriterlerin gerçekleşmesi Türkiye’deki sosyal standartların yükselmesi için önemliydi. O döneme damgasını vuran söz; Avrupa Birliği’ne alınıp alınmamanın ötesinde, kriterlerin gerçekleştirilmesini vurgulayan “Gerekirse Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriterleri olarak belirleyip yolumuza devam ederiz” sözleri idi.

Fakat süreç içerisinde Türkiye, Avrupa Birliği idealinden uzaklaşmaya başladı. Türkiye’nin bu hedeften uzaklaşmasında tek bir tarafı sorumlu tutmamak gerekir.

Meselenin Avrupa Birliği kanadında;

Özellikle 20. Yüzyılın başından itibaren Avrupa coğrafyasında egemen olan ve Avrupa’nın bir türlü içinden atamadığı aşırı milliyetçi, faşist eğilimli siyasetçilerin Türkiye aleyhine islamofobik çıkışları, Türkiye siyasetine ve milli çıkarlarına müdahaleci tavırları,

Birliğin çeşitli kurullarında tahrik edici konuşmalar ve açıklamalar,

Türkiye’nin 2000’li yılların başından itibaren ortaya koyduğu samimi uyum çabalarının görmezden gelinmesi,

Birliğe üye olma kriterine haiz olmayan birçok ülkenin adeta çifte standartla birliğe dâhil edilmeleri ve ülkemizin ısrarla bekleme odasında tutulması,

Türkiye aleyhine gerçekleşen ve özellikle ülkemizde bulunan bazı çıkar grupları ve terör örgütlerinin yönlendirdiği, çeşitli lobi faaliyetleri ile oluşturdukları, sübjektif siyasi raporlar,

Avrupa Birliği’nin; 15 Temmuz darbe girişimine adeta kayıtsız kalması, demokratik duruş sergileyememesi, Türkiye’ye sıradan bir ülke gibi davranması etkili olmuştur.

İç siyasette ise en önemli problem; iktidar partisinin demokratik bir kitle partisi olmasını özümseyemeyen ve partinin daha muhafazakâr bir siyaset sergilemesini isteyen, tabandaki dar bir kitlenin, Avrupa Birliği’ni Hristiyan kulübü olarak görme çabasıdır.

Türkiye, son yıllarda yukarıda saydığımız karşılıklı restleşme ve parametrelerin de etkisiyle adeta rafa kaldırdığı Avrupa Birliği idealini uluslararası siyasetinin katalizörü konumuna getirmeli, birliğin siyasi, ekonomik kriterlerini yerine getirme ve topluluk mevzuatını benimseme yönündeki çabalarını artırmalıdır.

Burada önemli olan, bu kriterlerin ve topluluk hukukunun gereklerinin yerine getirilmesidir. Bu kıstaslar karşılandığı ve bu standartlara ulaşıldığı takdirde Birliğe üye olmanın bile önemi kalmayacak, Türkiye hedeflediği daha çağdaş ve daha güçlü ülke konumuna ulaşacaktır.

Türkiye ve AB, karşılıklı ilişkilerini tekrar ve güçlü bir şekilde tesis etmelidir. Bu, sadece bir taraf açısından değil masanın iki yanı için de önemlidir. AB’nin içine dâhil olacak bir Türkiye, Birliğe nüfusu ve potansiyeli ile güç katacak, Birliğin üzerindeki eski gücünü kaybettiğine ilişkin tartışmaları önemli ölçüde bitirecektir.

Meselenin bir diğer boyutunda ise Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin daha da bozulması ülkemizin lehine olmayacak ve terör örgütlerinin kirli amaçlarına daha fazla hizmet edecektir.

Türkiye buna fırsat vermemeli ve diplomasi kanallarını açık tutmalıdır.

Bu demokrasimizin standartlarının yükselmesi açısından da önemli bir sorumluluktur.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler