Türkiye’nin Doğu Diplomasisi Analiz
İbrahim MULUSHEVA İbni Haldun Üniversitesi

YENİ İPEKYOLU YAKIN MI?

Türkiye’nin Doğu Diplomasisi

Dünya herkesin kendi çıkarlarının peşinden koştuğu tuhaf bir tiyatro sahnesi gibi aslında.

        Emperyalist Amerika Birleşik Devletleri’nin, Esed rejiminin kimyasal silah kullanarak kırmızı çizgilerinin aşılmasına aldırış etmediği, Fırat’ın doğusunda terör örgütlerini NATO müttefikine karşı alenen desteklediği ve “Cenevre Süreci”adı altında Suriye’deki barış çabalarını uyuttuğu gidişat, Astana’dan yola çıkıp Tahran’a ulaşan bir inisiyatif ile noktalandı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Tahran zirvesinden yurda dönüşünde uçakta gazetecilere söylediği gibi “ABD artık Suriye’deki gelişmeleri tribünden izliyor.”

Türkiye, Rusya ve İran 2016 yılının aralık ayında Suriye’de yürürlüğe koydukları ateşkes ile attıkları işbirliği adımını, 2017 yılının ocak ayında Kazakistan’ın Astana kentinde başlattıkları toplantılarla Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edileceği gerçekçi bir barış arayışına dönüştürdüler. Bu sürecin dönüm noktası 7 Eylül Cuma günü Tahran’daydı. Üç ülkenin devlet ve hükümet başkanları Suriye’de kalıcı barışın temini yolunda önemli bir adım teşkil edecek İdlib vilayetinin geleceğini belirlemek için toplandı.

Erdoğan, İdlib’deki mücadelenin zaman ve sabır ile yürütülmesinin önemine vurgu yaparken, Esed rejiminin müttefiklerine ve Batı dünyasına da kimyasal silah kullanımı ve bu konuda uygulanan çifte standarda dair mesajlar da verdi. ABD ve Fransa’nın, İdlib’de rejim güçleri tarafından kimyasal silah kullanılması durumunda müdahale edeceklerini hatırlatmalarına, Cumhurbaşkanı Erdoğan, konvansiyonel silahlarla yapılan katliamların hesabının tutulmadığını ve kınanmadığını hatırlatarak karşılık verdi.

Erdoğan’ın bu uyarısından 48 saat kadar sonra Rusya’nın, ABD’yi Deyr ez Zor kentindeki hava saldırısında fosfor bombası kullanmakla suçlaması ise Suriye’de uluslararası hukukun ne ölçüde paspasa dönüştürüldüğünün bir başka örneği olarak kısa sürede uluslararası toplumun karşısına çıktı.

Tahran’daki sonuç bildirgesinde sığınmacılar için konferans düzenlenmesi çağrısı yapılmış olsa da, 7 yılın tecrübeleri bu konunun Birleşmiş Milletler’in insafına bırakılmayacak ciddiyette olduğuna işaret ediyor. Nitekim Birleşmiş Milletler Gıda Programı da, Tahran’daki bu zirve sırasında yaptığı açıklamada, İdlib’deki bir göç hareketi için 850 bin kişiye 1 hafta yetecek gıda stoklarının bulunduğunu bildirdi.

4 milyon sivilin yaşadığı bir bölgedeki sığınmacı akını için “1 haftalık stok.” Peki ya sonra? Bu soruya bugün Birleşmiş Milletler’de cevap verecek herhangi bir yetkili olduğunu iddia etmek mümkün değil. Tahran zirvesinin Türkiye ve bölge açısından bir başka kazanımı ise Fırat’ın doğusunda ABD eliyle beslenen PKK/PYD/KCK terör örgütünün oluşturduğu tehdidin, Rusya ve İran tarafından da teyit edilmesi oldu. Her üç ülke, ABD tarafından beslenen ya da DEAŞ gibi “icat edilen” terör örgütlerinin, bölge ülkelerinin ulusal güvenliklerini tehdit etmelerine artık izin verilmeyeceğinin altını çizdi.

Son zamanlarda sınırları zorlayan ABD’den aba altından sopa gösterme maksatlı bu mesajı zirveden sonra daha traji-komik bir gelişme takip etti. Münbiç’i 90 günde teröristlerden arındırarak Türkiye’ye teslim edeceğine dair verdiği sözü tutmayan Beyaz Saray, cumartesi günü bir açıklama yaparak Rusya ve Esed rejimine, İdlib’deki Türk askeri gözlemcileri tehlikeye atmamaları için çağrıda bulundu. Bu çağrıyı yapanın PKK/PYD örgütüne tedarik ettiği gelişmiş silahların bugün Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda sivil ve askeri hedeflere karşı kullanıldığını hatırlatmak herhalde gereksiz bir ayrıntı olacaktır.

 

Aslında artık gözler İdlib’de. Rusya ve Esed rejiminin bu operasyonu nasıl yürüteceği hem Astana sürecinin hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırgan politikalarına karşı oluşturulan ve ucu Avrupa’ya uzanabilecek bir inisiyatifin hem de Türkiye ile Rusya arasında tesis edilmeye çalışılan işbirliği alanlarının geleceğini belirleyecek. Yüzyıllarca, birbirleriyle çatışmış bu üç ülkenin geçmişin olumsuz hatıralarından uzak durarak ve kışkırtmalara karşı uyanık bir halde üst düzeyde gayret sarfetmesi gerekiyor.

Suriye’nin kuzey doğusunda PKK/PYD terör örgütü ile Esed rejimi arasında bölünmüş durumda olan Kamışlı’da uzun süredir görülmeyen şiddette bir çatışma yaşandı. 12 rejim askeri ile 8 terörist bu çatışmada öldü.

Tahran Zirvesi sürecine ve devamına denk gelen kısacık bir zaman dilimine sığan bunca olay Türkiye, Rusya ve İran’ın ne kadar ince bir ip üzerinde yürüdüğünün de kanıtı. Tabi tüm bu denklemler dizisinde adı gündeme gelmeyen ancak ulusal güvenliğini gerekçe göstererek aklına estikçe Suriye topraklarını vuran bir İsrail de var.

Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Operasyonu ile terör koridoru oluşmasını önleyen Türkiye, ABD ve İsrail’in de bölgeye yönelik uzun vadeli hesaplarının önüne set çekmiş durumda. 2019 yılı, Fırat’ın doğusundaki ABD ve Fransız askeri varlığı ile onlarla işbirliği içerisindeki PKK/PYD/KCK terör örgütünün ortadan kaldırılması için final niteliği taşıyor. Ve bu finale ulaşılabilmesi için Türkiye kadar, Astana sürecini yaşatmaya yönelik Rusya ve İran’ın çabaları da önemli rol oynayacak.

Asıl merak edilen nokta Erdoğan’ın dediği gibi şu an Suriye’deki gelişmeleri tribünden izleyen ABD, trübünde oturmayı kabul edecek mi? Etmez ise neler yapabilir? Biraz da bunun düşünelim.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler