Avrasyacılık Analiz
Aleksandr Dugin Yazdı:

Avrasyacılık

Aleksandr DUGIN Rus Siyaset Bilimci

Jeopolitik, dünya çapında uluslararası ilişkilerin, güçlerin stratejik bilançosunun ve uluslararası birliklerin ile ihtilafların tahlilinin yöntemi ve şeklidir. Bunun iki kısmı vardır: sabit kısım ve değişken kısımdır. Jeopolitik yönteminin sabit kısmı, Deniz medeniyeti (talassokrasi) ve Kara medeniyeti (tellurokrasi) arasında halledilmez ihtilafının var olduğunu kabul eder.

Belirli bir tarihi anda Ana Deniz Gücü (XX. Asırın ikinci yarısından itibaren bu güç, şüphesiz olarak, ABD’dir) ve Ana Kara Gücü (son üç yüzyıl içinde bu güç, tabii ki, Rusya İmparatorluğu – SSCB – çağdaş Rusya) arasında ilişkiler ne olursa olsun, işbu ilişkilerin gelişmesi ana ihtilaf ile (kıtaların ulu savaşı ile) önceden karalaştırılmıştır. Bu durum, amiral Mahan’den Nicolas Speakman’a ve Zbignev Brzezinsky’ye kadar amerikan stratejistlerin tüm stratejik kuramları ve etütleri için esastır.

Çağdaş Amerikan stratejistler, gerek yeni muhafazakarlar (R.Perle, M.Ledeen, R. Caigan, P.Wolfovitz), gerekse de yeni liberalciler ve yeni demokratlar, bu baz jeopolitik modelini kabul ederler ve Avrasya (Heartland) ile ilgili kendi politikasını izlerken hesaba alırlar. Bu vaziyet birleştirilen kapların sistemi gibidir: Deniz medeniyetinin (Atlantikçiliğin) bir bölgede geliri var ise, demektir, tam bu bölgede Kara medeniyetinin (Avrasyacılığın) gideri vardır. Bunun tersi de geçerlidir.

Jeopolitiğin bu temel kanunu değişmez. Yöntem esasında iki prensibin karşı karşıya koyulması vardır. Bundan vazgeçmek, jeopolitikten vazgeçmek demektir. “Jeopolitik” diyen “medeniyetlerin ihtilafını” ve “kıtaların ulu savaşını” kasteder. Aksi takdirde konuşan ya konuyu bilmez ya da anlamsız sözleri söyler.

Jeopolitiğin sabit kısmı, Denizin ve Karanın, Atlantikçiliğin ve Avrasyacılığın, Batının ve Doğunun, deniz Leviafan’ının ve Su aygırının işbu düellosunun kroniğini takip eder ve inceler. Ama bu ana aleyhtarların alanları dışında “üçüncü bir alanı” — rimland – sahil bölgesi bulunmaktadır. Çağdaş siyasi coğrafya açısından bu “sahil bölgesi”, Batı Avrupa’dan başlayarak Orta Doğu’dan ve Orta Asya’dan Uzak Doğuya ve Pasifik Okyanusa kadar, Avrasya kıtasının sahilleri boyunca uzanmaktadır.

 

Global jeopolitik kapsamda Türkiye’nin yeri: sahil bölgesine ait olan kuvvetli bölgesel güç sürekli olarak kendi jeopolitik seçimini yapmak zorundadır.

 

Türkiye’nin “sahil bölgesine” ait olması jeopolitiğin aksiyomudur. Bu durum, XX. asırın dramatik tarihi boyunca oluşmuştur. XX asırın başlangıcında Osmanlı imparatorluğu durumu gayet farklı idi. Osmanlı İmparatorluğu bağımsız bir Kara gücü olup, kıta Avrupa’sının diğer güçleri gibi, iki karşıt vektörlerinin (İngiltere (Atlantikçilik) ve Rusya (Avrasyacılık)) etkisi altında bulunuyordu. Ama imparatorlukların çağında dünyanın jeopolitik vaziyetinin çizgileri daha bulanık idi. İlk jeopolitikçilerin kehanetlerinin, dünyanın siyasi haritasına tamamen uyulması için az kaldı yüz yıl gerekli olmuştur.

Bir taraftan ABD, diğer taraftan Avrasya (Rusya) karşı karşıya geldiler… Ne olursa olsun, bugün Türkiye sahil bölgesine aittir. Dolayısıyla Türk siyasetin jeopolitik teoremi genelde iki eğilimin – Avrasyacılığın ve Atlantikçiliğin – savaşması ve dengelenmesi ile çözülür. Bu durumun aşırı hali, sahil bölgesinin direk işgalidir. Ama bu takdirde bile muhalefet için siyasi alan, ve dolayısıyla başka kutuptan jeopolitik desteğin aranmasıyla ilgili imkanlar kalır. Örnekleri biz çağdaş Vietnam, Kore, Afganistan jeopolitik tarihlerinde görüyoruz. Ama bölge çapında bağımsız rolü oynamak isteyen sahil ülkeleri veya ülkelerin birlikleri için atlantikçilik ve avrasyacılık arasında seçim gönüllü, aktif ve dramatiktir.

XX yüzyılının ikinci kısmında Türkiye’nin atlantikçi stratejisi

XX yüzyılının ikinci yarısında Türkiye’nin bölgesel politikası, ABD’ye ve NATO’ya yönelmeyi saklamak ve kendi milli özgünlüğü ve bölgesel bağımsızlığını muhafaza etmek eğilimlerinin arasında denge sağlamak isteğiyle belirtilir. Ancak Washington’un ve Ankara’nın en sıkı yakınlığının dönemlerinde bile Türkiye hiç bir zaman kendisini Batı müstemlekesi olarak hissetmiyordu. Amerika ile ortaklık bilinçli olarak yapılmış bir seçim olarak kabul ediliyordu. Kuzey Kıbrıs olayı da belirli bir anlamda test idi: Türkiye ile Avrupa ülkesi olan Yunanistan arasındaki çatışmaya NATO’nun diğer ülkelerinin tepkisi nasıl olacak? Testin sonucu belirli bir derecede olumlu sayılabiliyordu. Ciddi bir tepki gösterilmemiştir.

SSCB’nin türk milletlerine virtüel etkileme yapıları hazırlanıyor, Türk istihbarat Kafkasya’ya sızmağa çalışıyor, ideolojik laboratuvarlarda pantürkçülük fikirleri canlandırılıyor. Türk milletlerle iskan edilen geniş Avrasya enginliklerinin Moskova’nın kontrolü dışına çıkarılması için teorik esaslar kuruluyor. Bütün bunlar, türklerin özel bir iradesinin ifadesi değil, Atlantikçilik seçiminden kaynaklanan doğal tezlerdir. Ankara atlantikçi oyuna girdiyse, artık Atlantikçilik mantığı kapsamında gelişmek zorunda kalmıştır, yani kendi müttefiklerinin ve büyük ortaklarının düşmanlarına karşı çıkmalıdır. Bu şarttır. Atlantikçilik tarafına geçen için Avrasya düşmandır.

80’lerden itibaren SSCB karşı Atlantikçiliğin savaşı aktifleştirilmiştir. Türk elçiler SSCB’nin türk cumhuriyetlerinde, tatarların, başkırtların, çuvaşların, Kavkasya türklerinin oturduğu bölgelerde ve daha geniş olarak İslam ve Kafkasya ortamlarında aktif olarak çalışmağa başlıyorlar. Bu arada Ankara’ya yönelme, Batı’ya ve Washington’a yönelmenin, yani ikilik seçimini öngören jeopolitik mantığına göre ise Moskova’ya ve ruslara karşı genel yönelmenin özel bir çeşidi olarak görünüyordu. Pantürkizm somut şekillerini almıştı.“Türk entegrasyonu” hazırlamak amacıyla SSCB’ye muhtelif hayırseverlik vakıflarıyla ve misyonlarıyla birlikte çok sayıda türkçülüğü yayan kitaplar, dergiler ve propagandacılar akıverdiler.

1991 yılında SSCB’nin dağılımı (böyle bir izlenim var idi) bu proses için bütün imkanları sağlamıştır. Türk kuruluşlar ve şirketler, türkçülük ve bazan Türkiye içinde düşünülmez bile islamcılık şekillerinde biznesi, propagandayı ve humaniter projelerini birleştirerek, BDT ülkelerine hücüm ettiler. Türkiye Başbakanları, yeni Orta Asya devletlerine ve Azerbaycana gelerek, açık olarak Pantürk koalisyonu kurulmasına ve fiilen Volga nehrinden Yakutistan cumhuriyerine kadar kıtanın kocaman alanlarında Rus etkisine karşı mücadeleye çağırıyorlardı.

Türk istihbarat ta kendi faaliyetlerini Azerbaycan’da, Orta Asya’da ve Kafkas’ta çok önemli derecede genişletmiştir. Moskova’nın pozisyonları bir bölgede zayıflandı mı, Ankara derhal Rus karşıtı formatında bu bölgede kendi poziyonları güçlendirmeğe çalışıyordu. Bu eğilimler, zirve noktasına Çeçen savaşı yıllarında ermiştir. Bu savaş, lojistik, ekonomik, bilgisel ve başka türlü olarak Türkiye tarafından desteklenmiştir. Tabii ki, bu durumda Türkiye’de çok Çeçen göçmenlerin bulunması önemli bir faktör olarak kabul etmeliyiz.

Kısaca, 90 yılların ortasında Avrasya’ya karşı yöneltilen Türkiye’nin atlantikçi rolü zirvesine erişmiştir. Moskova, ayrılıkçıların baskısına karşı zayıflık gösterseydi, Kuzey Kafkasya’dan gitseydi, son olarak zayıflansaydı ve başka bölgelerde de kontrolü kaybetseydi, Türkiye’nin heartland’dan koparılmış devasa Avrasya bölgelerinin idare edilmesine önemli derecede katılması tahmin edilebilirdi.  Belirli bir noktaya kadar Washington da bunu hiç engellemeyecekti ve pasif olarak teşvik edecekti.

Zbignev Brzezinsky’nin “Büyük satranç tahtası” (“The Grand Chessboard” 1997) ve “Seçim. Hakimiyet ve önderlik” (“The Choice. Domination of Leadership”, 2004) adlı kitaplarından anlaşıldığı gibi, SSCB dağılmasından sonra Rusya’nın dağıtılması, atlantikçi stratejisyenlerin gündeminde bulunan amaç idi. Türkiye, bölge çapında gelişmesi atlantikçiler tarafından arzu edilen ve yürütülen prosesin çok önemli bir elemanı olabilirdi.

Son 10 yıl içinde Türkiye’nin jeopolitik fonksiyonunun radikal bir şekilde değişmesi: Atlantikçilik krizi

Dünyanın jeopolitik vaziyetinde oluşan yeni değişikliklerin tahlil edilmesi sırasında bütün ana oyuncuların jeopolitik fonksiyonlarında oluşan değişiklikler belli oluyor. Bölgesel politika çapında Türkiye’nin jeopolitik pozisyonunda değişikliklerin oluşmasına da şahit oluyoruz.

Madem ki, ABD’nin en azından dış politikasının açık kısmında SSCB ve Rusya artık Atlantikçiliğin baş duşmanı değildir, Kafkas’ta, Orta Asya’da ve doğrudan doğruya Rusya Federasyonu alanında Türkiye’nin Rus karşıtı fonksiyonu güncelliğini kaybetmiştir. Gerek Türkiye’de, gerekse de Post-Sovyet Alanında aniden Pantürkçülük projelerine ilginin kaybolması, bunun açık delilidir. Moskova’ya karşı mobilize edilmesi amacıyla ve belli olmayan sonuçlarla genel Atlantikçilik stratejisi kapsamında SSCB’nin türk nüfusuna baskı yapmak çok fazla zor bir iş değilse, iki kutuplu dünya kaybolmasından sonraki şartlarda ciddi olarak Pantürk devletini kurmak bambaşka bir görevdir.

Böyle bir proje gerçekleştirilmesi için ancak Türkiye’nin güçleri değil, bütün Atlantikçilik topluluğunun güçleri de yetersiz olacaktı. Bu topluluk ta artık hem parçalanmış halinde (Avrupa ve Amerika) bulunuyor, hem de ırk prensibi esasında herhangi entegrasyon proseslerine (ve özellikle Asya’da oluşan entegrasyon proseslerine) teorik olarak bile sıcak bakmıyor. Dolayısıyla Pantürkçülük entegrasyonu saf teorik model olarak bile Ankara tarafından bırakılmıştır ve böylece Rus-Türk ilişkilerin olumlu gelişmesi için bir önemli engel giderilmiştir. Üstelik, ilk etapta, 80’lerin sonunda ve 90’ların başlangıcında Türkiye, tüm türkler ve BDT’nin türk devletleri için çok cazip bir alternatif idi.

Ama Rusya’da ve işbu türk devletlerde piyasa ekonomisi gelişince ve Batı ülkeleri ile ilişkiler genişlenince bu çekicilik önemli derecede kaybolmuştur. Gayet sert bir diplomatik usulü uygulayan güçlü milli devlet olan Türkiye, zayıf ve tereddüt eden Post-Sovyet ülkeleri için (özellikle bağımsızlığın ilk şoku geçtikten sonra) fazla ciddi bir seçim olmuştur. Bu ülkelerin çoğu için Türkiye, önemli bir ortak olarak kalmıştır, ama hiçbir yerde gerçek bir çekim merkezi rolünü oynamamıştır. Bu dönemde ABD de, Post-Sovyet Alanında Türkiye projelerinin desteklenmesinden vazgeçmiştir ve artık doğrudan doğruya, hazırladığı nüfuz ajanları şebekesi vasıtasıyla hareket etmeyi tercih etmiştir.

Avrupa Birliğine kabul edilmesiyle ilgili oyalamalar da Türkleri çok kızdırmaktadır. Bağımsız bir jeopolitik özne olan Avrupa, Arap ülkeleriyle ilgili bağımsız politikanın gelişmesine büyük bir ilgi göstermektedir. Bu durum, gerek Avro-Afrika kurulmasının perspektifiyle, gerekse de petrol teslimatlarını Avrupa’ya doğrudan doğruya Arap ülkelerinden, yani ABD’nin aracılığı dışında sağlamak isteğiyle ilgilidir. Türkiye ise uzun zaman, Atlantikçilik ve ABD stratejisine uyarak Arap ülkelerine karşı gayet hasım tutumu alıyordu.

İslam faktörü de yeni önemi kazanmıştır. İslam, türk özgünlüğünün bir ayrılmıyan parçasıdır. Ama İslam tarafından Türk toplumuna etki oranıları çok kesin ve detaylı olarak belirtilmemiştir. Layik devlet olarak Türkiye, dini çevrelerin layiklik ve modernizasyon prensipleriyle çizilen sınırlarda sıkı olarak kalmalarını ve siyasi alanda çok kesin olarak belirtilmiş kaidelere göre hareket etmelerini çok uyanıklı olarak takip ederler. Arap dünyasında ve İran’da İslam fonksiyonları çok farklı olduğu için Türkiye’nin İslam dünyasının işlerine aktif bir şekilde girilmesi, mevcut zayıf ve gevrek denge bozulmasına yol açabilir.

Bu dengeyi saklamak düşüncesiyle ordu birkaç yıl önce ülkenin siyasi hayatına doğrudan doğruya karışmak zorunda kalmıştır. Radikal İslamcilik Ankara için kara düşmandır. Türkiye yönetmenliği görüşüne göre bu tehdidin artması doğrudan doğruya devletin zayıflanmasına sebep olabilir. Bu durumlar zaten birbirine bağlıdır. İslamcılık yıkıcı bir güç olarak devletin zayıflandığı zamanlarda aktifleştirir. Devlet ise radikal islamcılık çevrelerinin aktifleştirilmesinden dolayı zayıflanır.

Bu durumda, 90 yılları ilk yarısında olduğu gibi Kafkas’ta Rus karşıtı olan islamcı ve ayrılıkçı Çeçen mukavemetinin desteklenmesi, Ankara için intihara benzeri bir şey olmuştur, çünkü Türkiye’ye dinlenme ve tedavi için gelerek, Çeçen militanlar “islamcılık ihtilal”ini da ithal ediyorlardı.