SURİYE Analiz
Helen Czerski LONDON’S GLOBAL UNIVERSTY

İnsandan Arındırılan Bir Ülke Hayal Edin:

SURİYE

Hayal kurmak artık eskisi kadar zevk vermiyor bana. Neden böyle diye düşündüğümdeyse, ne zaman gözümü kapatsam gözlerimin önüne gelen şeyi sebep olarak gördüm.

Biraz Suriye’yi konuşalım mı bu ay? 1966’dan beri Baas Partisi’nin, 1970’ten bu yana ise tamamen Esad ailesinin hüküm sürdüğü Suriye, iktidarın hayati yetkilerinin demografik anlamda azınlık olan bir kitlenin elinde olduğu Ortadoğu ülkelerinden biridir.

Açıkça Şii nüfusun çoğunluk olduğu Irak’ta merkezine Sünni nüfusu alan Irak Baas’ına benzer şekilde, Suriye Baas’ı da çoğunluğu Sünni olan Suriye’de iktidarın merkezine Nusayri nüfusu aldı. Baas rejimi her ne kadar kağıt üstünde tüm kimliklere eşit mesafedeyse de, (siyaseten rejimi destekleyen küçük parçaları haricinde) Sünni ve Hristiyan nüfus, yıllarca siyasi ve sosyal eşitsizlikle karşı karşıya kaldı.

Çok eski değil 1970’li yılların sonunda başlayan ve 1982’de Hama katliamıyla sona eren Baas karşıtı ayaklanma, bürokrasi ve askeriyede rejimin Nusayri kitleyi çekirdeğe alması ve Nusayri olmayan kitlenin bir kısmını bu mevkilerden tasfiyesiyle sonuçlanmıştı. 2011’de başlayan ayaklanma ve devamında patlak veren iç savaş ise rejimin Suriye demografisini kendisi için daha “işlevsel” kılmak üzere Şam için bir fırsata dönüştü.

        Herkesin korktuğu İç savaş esnasında ciddi bir güç kaybı yaşayan rejimin tek başına bu değişimi gerçekleştirmesi bir yana, savaşın dengesini değiştirmesi bile zordu. Bu yüzden, rejimin yenilgilerinden sonra ortaya çıkan güç boşluğunu, rejimin bölgedeki en büyük müttefiki olan İran’ın sahadaki unsurları doldurdu. İran bir yandan iç savaşta dengeyi yavaş yavaş rejim lehine çevirirken, bir yandan da “işlevsel” bir Suriye demografisi için üstüne düşeni yapmaktaydı. Zira Şam için daha az sorun çıkaracak bir Suriye demografisi İran için de daha az sorun manasına geliyordu.

 

 

Kim bu kadar göç olacağını tahmin ederdi bilmiyorum ama savaş öncesi Suriye nüfusuyla ilgili veriler, ülkenin nüfusunun 21 ila 23 milyon arasında olduğunu ortaya koyuyor. 7 seneyi aşan savaş esnasında yarım milyonu aştığı düşünülen can kaybı, ciddi bir trajedinin varlığını ortaya koyarken, göçmenlere dair verilere bakıldığında ise demografik yapının ciddi şekilde sarsıldığını görüyoruz.

Yine diğer taraftan sadece kayıtlı olan 5,6 milyon mültecinin yanında, 6,2 milyon insan da çatışmalardan ötürü Suriye içinde yer değiştirmek zorunda kaldı. Daha açık bir ifadeyle, savaştan önce Suriye’de yaşayan her iki insandan biri, bugün 2011’de yaşadığı yerde yaşamıyor. Savaşın en şiddetli halinin yaşandığı Halep, Şam, Humus ve İdlib’in savaş öncesi Sünnilerin büyük oranlarla çoğunluk olduğu şehirler olduğu ve nüfusun savaştan önce zaten en az yüzde 70’inin Sünni Arap olduğu dikkate alındığında, can kayıpları ve göç dalgalarının en çok Sünni nüfusu etkilemiş olması doğal bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

Yıkımı uğrayan şehirlerden Humus’ta (Kuseyr, Baba Amr, Vaer, Telbise, Rastan), Halep şehir merkezinde ve Şam’da (Zabadani, Madaya, Muadamiye, Vadi Barada, Dariyye, Kabun, Barzeh, Cobar) rejim tarafından uygulanan yoğun kuşatmalar ve ayrım gözetmeyen bombardımanlar, öncelikle binlerce can kaybına, nihai olarak ise tahliye anlaşmalarına yol açtı. Bu tahliye anlaşmaları sonucunda bölgeden sadece silahlı muhalifler değil, rejimin bölgeyi tekrar ele geçirmesinden sonra kişisel güvenliklerinin tehlikeye girmesi mutlak olan binlerce sivil de ayrıldı. Bu siviller bilhassa son 2 senedir İdlib’deki muhalif bölgelere gönderiliyor.

Baba yadigarı müttefiki Rusya hava saldırılarıyla Esed rejimine destek verirken İran ise kara güçleriyle kuşatmaların sertliğine katkıda bulunuyordu. İran destekli çok sayıda Iraklı Şii milis grubun varlığının yanı sıra Hizbullah (Lübnan), Fatımi Tugayı (İran’da mukim Şii Afgan mültecilerden müteşekkil milis güçleri) ve son kertede İran’ın kendi askeri unsurları olan Devrim Muhafızları birlikleri Halep ve Şam’daki büyük kuşatmalarda rol aldılar.

Ayrıca İran destekli milislerin yoğun çabasıyla muhaliflerden ele geçirilen ilk kasabalardan olan Kuseyr’de yaşanan yıkım ve (çatışma öncesi kasaba nüfusunun ekseriyetini teşkil eden) Sünnilerin, sulhtan sonra bölgeye dönüşlerde engellerle karşılaşması, rejim ve müttefiklerinin uyguladığı “kuşat-boşalt-insansızlaştır” stratejisinin ilk örneklerindendi.

 

Demografik mühendislik söz konusu olduğunda, ortaçağdan kalma kuşatma teknikleriyle, düşük maliyet ve nispeten kısa sürede bir bölgeyi insandan arındırmak ise bir bölgenin nüfus yapısını taşıma insanla değiştirmekten çok daha kolay ve tercih edilesi bir yol olduğu için, Tahran’ın kısa vadede “işlevsel Suriye nüfusu” ve Suriye içinde faal İran uzantısı grupların eğitilip donatılması stratejisine devam edeceğini söylemek mümkün. Rejimin Hava İstihbarat Şefi Cemil Hassan’ın “Vandallarla dolu 30 milyon nüfuslu bir Suriye’dense 10 milyon nüfuslu itaatkar bir Suriye’yi tercih ederiz” sözünün sadece Şam’ın değil, aynı zamanda müttefiklerinin de hedefini aşikar kıldığını söyleyebiliriz.

Dile kolay ama binlerce değil milyonlarca insanın mülteci konumuna düşmesinde en büyük paya sahip olan Esed rejimi, 2018 yılı içinde çıkardığı “10 sayılı kanun” ile yüzbinlerce mülteciye belki de bir daha açılmayacak şekilde geri dönüş yollarını kapatıyor. Humus başta olmak üzere muhaliflerden ele geçirdiği ve büyük hasara uğramış hiç bir yerleşim yerini yeniden imar etmeyen Şam yönetimi, yürürlüğe koyduğu “10 sayılı kanun” ile pek çok gayrimenkule el koyabilme ve arzu ederse bunları belli gruplara dağıtarak demografi üzerinde oynama gücüne sahip oldu.

Aslında bu kanuna göre, Esed rejiminin yeniden imarına karar verdiği bir bölgedeki gayrimenkul sahipleri 30 gün içinde, sahip olduklarını iddia ettikleri mülklerin tapularıyla başvuru yapmak zorundaydılar. Bu süre içinde tapularıyla başvuru yapmayanlar daha sonra herhangi bir gayrimenkul üzerinde hak iddia edemeyecek ve tapuyla sahipleri belirlenmeyen tüm gayrimenkullere devlet el koyacaktır.

Şaka gibi ama kişisel güvenlik sebebiyle tapularını teslim edemeyecek binlerce kişinin haricinde, pek çok insanın yaşadıkları yerlerden kaçarken yanlarına tapularını almamış olması, tapu kayıtlarını barındıran pek çok devlet dairesi arşivinin savaş esnasında yerle bir olması ve zaten savaş öncesinde dahi kayıtsız yerleşimin Suriye’de çokça karşılaşılan bir durum olması, vatandaşları devlet karşısında ciddi bir şekilde dezavantajlı konuma sokuyordu.

Çok tartışılan bu karar uluslararası kamuoyunda rejimin mülteci karşıtı siyasetinin tasdiki olarak kabul edilip tepki çekerken, rejim yanlısı Sünni kitle içinde dahi tedirginliğe yol açtı. Bu tepkilerden sonra, 30 günlük süre 1 seneye uzatıldı. Keza belgelerini yetkili makamlara şahsen ulaştıramayacaklar için, yakın aile bireylerinin başvuru yapabilmesi gibi bir esneklik de kanuna dair güncellemede yer aldı.

Esed rejiminin 2018’in yaz aylarında yaklaşık 8 bin tutuklunun ailelerine söz konusu tutukluların ölümüne dair belge göndermesi, ülkelerine geri dönmek isteyen pek çok mülteciyi meseleyi tekrar düşünmeye sevk ediyor.

Nihayetinde Suriye demografisi üzerinde rejim ve müttefiklerinin mühendislik çabalarına bakıldığında, bu çabaların öncelikli olarak insansızlaştırılan bölgelerde tekrar aynı kitlenin ikametinin önüne geçilmesi ve daha az, fakat kontrolü daha kolay bir Suriye nüfusuna sahip olunması yönünde olduğunu görüyoruz.

Savaşın en başından bu yana tarafı olan İran da bu bölgelerde, özellikle de güney Suriye’de, bölgenin kısıtlı ve muhalif eğilimli unsurlardan arındırılmış nüfus yapısını, kendi desteklediği milis güçlerin bölgedeki etkinliği için bir avantaj olarak kullanma arzusundadır.

‘Vatandaş Meraklısı’ olmayan Esed rejimi ise bir yandan mültecilerin dönüşünü engelleyerek idaresi kolay bir nüfus inşasını hedeflerken, öte yandan geri dönemeyenlerin ülke içindeki mallarına el koyarak ek kaynak oluşturma arzusunda. Beni boş verin de sizce Suriye ne olacak?

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler