KİM BU ABDURRAHMAN BERK’LER, MAKBULE TUSEM’LER? Analiz

KİM BU ABDURRAHMAN BERK’LER, MAKBULE TUSEM’LER?

Enes NİLÜFER EĞİTİM - SOSYOLOJİ – FELSEFE ARAŞTIRMACISI

Bir sosyolojik analiz yazısında insan doğru, yerli yerinde hatta parmak ısırtan tespitler yapabilir. İnternette de özellikle sosyal medya içerik üreticileri okunmayan birçok sosyoloji kitabından çok daha etkili, özet, vurucu tespitler yapabiliyor. Fakat neye yarar?

Toplumla ilgili herhangi bir şeyden bahsederken eğer güncel politik kaygılarla konuşmuyorsak mutlaka bir şeye hizmet etmeli. Benim yazdığım yazıların amacı öz kültürün temellerini göz ardı etmeden bilimde, sanatta, teknolojide ilerlemek velhasıl mutlu bir toplum olmanın çarelerini aramaktır.

İlerlemiş toplumlar hedefleri hakkında tartışmalarını bitirdikleri için ilerlemiştir. Ne istiyoruz? Bu dünyadan beklentimiz nedir?  O halde bunları gerçekleştirmek yani mutlu olmak için ne yapmamız gerekir gibi soruları yanıtlamış olmak… Özeleştirisini yapmış olan toplumlar deriz bunlara. Bunu söylerken de ekşi sözlükteki hiçbir şeyi beğenmeme timi refleksiyle hareket etmiyorum. Toplumumuzu tüm yönleriyle kötüleyerek kendini ayrıcalıklı hissetmek, kendini klavye başında elit veya entelektüel görmek de yine kolaycılık olduğu için daha gerçekçi bir irdeleme şarttır.

Jeopolitik konum ve tarihsel hafızamız gereği kendimizi tam bir Asyalı veya Avrupalı olarak konumlandıramıyoruz. Çünkü ikisine de tam olarak ait değiliz. Bunu sosyal yaşantımızın her aşamasında rahatlıkla gözlemleriz. Ateist derneği kurarız mesela, katılım olmadığı için kapatmak zorunda kalırız. Zira doğulu olmak sivil toplumculukla pek de bağdaşmaz. Ama batılı olmak da teoride çok çekici ve caziptir. Doğunun ve Batının tüm sefasını sürmek ama cefası geldiğinde seğirtmek budur.

Bu ayki yazımı kurgularken gözlem merakım  ağır bastı. Siz de farkındasınızdır. İsimlerimiz çok değişti. Öncesinde Mehmet, Ahmet, Ayşe, Fatma idik. Şimdi ülke olarak nasıl ödevimizi kabulden kaçıyorsak birey olarak da sınıfımızı kabulden “Su”’lu isimlerle kaçmaya çalışıyoruz. Melisa Su, Efe, Çınar, Yiğit, Berke, Tusem, Kumsal, Ada.

Fakat Doğulu tarafımız da boş durmuyor. Yukarıdaki isimlerin önüne arkasına Makbule, Abdurahman, Hasan gibi dede ve babaanne isimlerini de ekleyerek miras paylaşımı vakti bozulması olası aile dengelerini de gözetiyoruz. Böylelikle isim ve karakter olarak tıpkı bize benzeyen çocuklar yetiştirmek için önümüzde yine bir engel kalmıyor. Yine bizimle aynı kaderi paylaşacak yeni neslin  arada kalmışlığının “ad”ını koyuyoruz.

Avrupalı olmak veya Avrupalılaşmış bir toplum kesiminde yer almak ne yazık ki kimlik kartımızda yazan isimle gerçekleşmiyor. Bunun için bir Alman kadar çalışmak, bir İngiliz kadar gelecek planlamak, bir İtalyan kadar sanat düşkünü olmak gibi yorucu işler gerekiyor. Kim günlük hayatında Alman ırkından bir maden işçisi rolü oynamak ister ki? Veya sergiden sergiye koşan bir İtalyan?

Ülke olarak benzemek değil bedel ödemek zorundayız sanırım. Bunun için ise önce özeleştiri yapmak gerekiyor:  Yenildiysek, kaybettiysek, geri kaldıysak bunu kabullenmek ve ilerlemek için formüller aramak. Ama bir kişi hasta olduğunu kabul etmezse Lokman Hekim gelse bile onun ancak yarasını azdırır.

Batı; kıyafeti, sosyal yaşamı, aile düzeni, kullandığı alet edevat böyle olduğu için ilerlemedi. Öyle olsa bunların en alası bizde de mevcut. Batı; dokuma tezgahlarında öldüğü, iş arkadaşları tarafından dokuz gün sonra anlaşılan işçilerle, anayasasına sahip çıkmak için kanlarını oluk oluk akıtan sendikacılarıyla eğitimcileriyle, madenlerde günde yirmi saat ter dökenleri, laboratuvara kendini kilitleyen profesörleriyle, bir siyasi partiden milletvekili olurum umuduyla değil sadece kutsal gerçeği ararken can veren gazetecileri ile yükseldi. Yoksa isim koymakla bu işler olsaydı Mary’nin yanına bir de Water eklerdi olur biterdi.