İsrail’in Suriye’deki Sessizliği Analiz
İbrahim MULUSHEVA İbni Haldun Üniversitesi

“Tilki Kümesin Kapısında”

İsrail’in Suriye’deki Sessizliği

Suriye’de Fransa’nın bile adı geçerken, Ortadoğu’ya göz koymuş bir ülke olan İsrail’in hiç adının geçmemesi sizi şüphelendirmiyor mu? Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği askeri harekatla birlikte oldukça sıcak günler geçiren bölge, yeni denklemlere ve işbirliklerine göz kırpan bir sürecin parçası gibi görünüyor.

Türkiye’nin uzun yıllardır uğraşmak durumunda kaldığı PKK terörünün Suriye uzantısı olan PYD/YPG ile mücadelesi, gelinen aşama göz önünde bulundurulduğunda, daha da uzun yıllar sürecek gibi görünüyor. Özellikle ABD’nin ve Batılı devletlerin PYD’ye sürdürdükleri çok boyutlu destekleri, bir NATO müttefiki olarak Türkiye’nin çıkarları hilafına birtakım tekliflerin gündeme getirilmesine varacak kadar derinlik arz ediyor. Bu süreçte İsrail’in tepkileri de oldukça berrak ve yüksek perdeden geldi. Bu bağlamda, İsrail’in bölge siyasetini gözden geçirmek, Kuzey Suriye’de oluşturulması planlandığı artık aşikâr olan “vekil devletin” üretebileceği politik çıktıların haritalandırılmasına da yardımcı olacak.

İsrail’in Kürtlere yönelik ilgisinin temelinde, kurulduğu yıllarda yaşadığı bölgesel yalnızlık yatıyor. İsrail bu dönemde çatışmacı bir ilişki kurduğu Arap dünyasıyla kendini çevrelenmiş hissettiğinden, bölgedeki Arap olmayan unsurlarla ilişkilerini geliştirmeyi bir dış ve ulusal güvenlik politikası olarak benimsedi. Akademik literatürde “çevre/çevresel pakt” olarak bilinen girişim, işte bu dış politika ve ulusal güvenlik yaklaşımının bir sonucu. Böylece Türkiye, İran, Etiyopya gibi Arap olmayan ülkelerle ilişkilerini geliştirdi ve Kürt, Dürzi gibi etnik topluluklara da yoğun mesai harcadı. Bu minval üzere Arap dünyasının dengelenmesine çaba harcadığı anlaşılan İsrail, Kürtlerle ilk temasını da bu kapsamda gerçekleştiriyordu.

İsrail’in Kürtlere yönelik siyasetinin akademik literatürdeki mevcudiyeti daha ziyade Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmasıyla alakalı. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani ile başlayan ilişkiler, 1960’lı yıllara kadar geri götürülebiliyor. Bu dönemde Kuzey Iraklı Kürtlerin desteklenmesi, Irak’ta 1958 yılında gerçekleşen askeri darbeyle devrilen Haşimi hanedanının yerini alan askeri rejimin SSCB ile yakınlaşması neticesinde, İsrail’in Irak’a yönelik stratejik amaçlarının bir enstrümanı haline geldi. Bağdat Paktı’ndan ayrılarak Amerikan hegemonik dairesinin dışına çıkan Irak, ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi suretiyle zayıflatılmalıydı. İsrail’in Kuzey Irak Kürtlerine bu bağlamda verdiği yoğun destek, 1975 yılında Irak ile bu dönemde sıkı bir ABD-İsrail müttefiki olan İran arasında imza edilen Cezayir Anlaşması’yla görünmezleşti.

Bu tarihten 2003 yılındaki Irak işgaline kadar İsrail’in Kürtlerle ilişkileri bize epey sınırlı bir içerik sunuyor. İşgal sonrasında Kuzey Irak’ta bulunan Kürt yapılanmasına yönelik ilgisi artmış ve bu mütemadiyen medyaya da yansımıştır. 2004 yılından itibaren Türk medyasında da yer bulan birtakım haberlerde İsrail, Kürt entitesine askeri-istihbari destek vermenin yanı sıra PKK’ya da destek vermekle itham ediliyordu. Özellikle merkezî Irak hükümetinin üstündeki İran etkisi arttıkça İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürt entitesine yönelik ilgisi de arttı. Irak coğrafyası açısından bir nevi merkezkaç güçlerin konsolidasyonu olarak düşünülebilecek olan bu süreçte İsrail, Bölgesel Kürt Yönetimi’ne örtülü bir biçimde destek vermeye devam etti. Fakat bu destek hiçbir dönem bağımsız bir devlet projesini açıktan dile getirecek bir dereceye ulaşmadı. Böylesi bir projenin gündeme getirilmesinden ciddi derecede etkilenebilecek olan Türkiye, İran ve Suriye’de yerleşik bulunan Kürt nüfusa dair herhangi bir söylem geliştirilmedi. Bu durum, daha ziyade ilgili ülkelerin hassasiyetlerine dikkat göstermek olarak kabul edildi.

Arap Baharı ile tedricen kaotik bir atmosfere bürünen bölgesel siyaset, İsrail’in Kürt politikasını da gözden geçirmesine ve öncekinden çok daha cevval davranabilmesine zemin hazırlamıştır. Özellikle bu süreçte Türkiye’yle ilişkileri kötüleşen İsrail’in böylece hassasiyetlerini kollaması gereken bir müttefiki de artık kalmamıştı. Bu bağlamda, 2014 gibi erken bir tarihten itibaren İsrail, Kürtlerin bölgede bağımsız bir devlet kurabilmelerini kamusal alanda tartışmaya açtı. Bölgede ortaya çıkan DEAŞ gibi terör yapılarının da meşrulaştırıcı potansiyelleri, PYD/PKK gibi terör oluşumlarının salt askeri-teritoryal değil, politik kazanımlarının da maksimize edilmesine sebep oldu. Böylece İsrailli liderlerin söyleminde alenileşen beklentiler de karşılığını bulmaya başladı. ABD’nin PYD ile DEAŞ’a karşı geliştirdiği ittifak, İsrail’in hesaplarıyla tam olarak uyum sağlayan bir gelişme olarak not edildi. Bu süreçte PYD, iyi çalışılmış bir halkla ilişkiler programı yürüterek kendini idealize etti ve Batılı kamuoyları da bu pazarlama faaliyetine hazır müşteriler olarak katıldı. Bu tarihlerden itibaren PYD, bir NATO müttefiki olan Türkiye’nin çağrılarına karşın Batılı devletler tarafından korundu, askeri eğitimler verildi ve milyarca dolar tutarında silah ve cephane ile donatıldı. Amerikan hava gücü sayesinde DEAŞ’tan elde ettiği topraklar üzerinde bir devlet kurulması ihtimali, herkesten önce İsrail’in menfaatineydi. Bir başka ifadeyle, İsrail’in neredeyse devlet hayatına yaşıt bir projesi hayata geçirilmiş olacaktı.

İsrail’in PYD perspektifi, yönetsel uyumluluk açısından da oldukça sorunludur. Bu noktada şurası açık ki İsrail, teokratik bir rejimle yönetilen İran’ın karşısına seküler bir yapıyla çıkmak istiyor. Lakin bu tercih tamamıyla jeopolitik bir uyumsuzluğu ve ancak konjonktürel bir menfaat uzlaşmasını beraberinde getiriyor.

PYD’nin Suriye’nin kuzey ve doğusunda kurmaya yeltendiği yönetsel yapı, daha ziyade Marksist bir okumayla geliştirilen sosyalizan altyapıya dayanıyordu. Bu inşa süreci de nihai kertede totaliter bir sonuca kapı aralamaktaydı. Kısacası tek bir parti ve total bir ideolojinin hüküm süreceği bir sistem tesis edilmekteydi. İsrail gibi bölgenin “yegâne demokrasisi” sıfatıyla anılan bir devlet, böylesi bir yapıyla neden ilişki kurabilirdi ki? Bu sorunun cevabı, Arap Baharı’yla belirginleşen İsrail dış politikasına dair temel bir kavramla açıklanabilir: “Anti-Demokratik Barış”.

Kısaca ve basitçe ifade etmek gerekirse “demokratik barış”, demokrasiyle yönetilen devletlerin kamuoylarının denetimine tabi olmaları hasebiyle, bir diğeriyle savaşa girme olasılığının neredeyse imkansız olduğunu iddia eden bir teoridir. Demokratik devletler; periyodik, rekabetçi, adil, hür ve çoğulcu seçim süreçleriyle şekillendirilen yasama ve yürütme organları eliyle yönetilirler. Böylece demokratik devletler, seçimleri kazananların siyasi sınavlarının yeni başladığı ve belli bir süre devam edeceği bir yapıya sahiptir. Seçimlerle yönetme hakkını kazanan siyasi elitler, bir sonraki seçimin hesaplarını yaparlar ve kararlarını bu doğrultuda alırlar. İnsani ve ekonomik maliyetleri oldukça yüksek olabilen savaşlara girmek, demokratik ülkelerde kararı zor ve sancılı bir biçimde alınan süreçlerdir. Ayrıca demokratik ülkelerin diğer demokratik ülkelerle ilişkilerini liberal düzenin de teminatı olarak kurumsallaşan diplomatik teamüller belirler. Kısacası demokratik devletler, yanlış anlaşılmaların ve algıların önüne geçebilecek iletişim kanallarına sahiptirler. Bu açıdan bakıldığında, demokratik devletlerin kendi aralarında bir savaş olasılığının oldukça düşük olduğu vurgulanır. Sonuç olarak da demokrasinin yaygınlaşmasıyla mümkün olabilecek bir “demokratik barıştan” bahsedilebilir.

Yukarıda kısaca anlatılan teorik perspektif, barış sağlamak amacıyla yola çıkan başka bazı rejimlerce benimsenmeyebilir. “Anti-Demokratik Barış” olarak bahsedilen olgu, özellikle İsrail dış politikasının Arap Baharı ile şekillenen son döneminde oldukça belirgin bir vaziyet almıştır. Bu politik parametre ışığında denilebilir ki İsrail, kendisini demokratik bir devlet olarak addetmesine rağmen, bölgedeki anti-demokratik totaliter/otoriter rejimlerle veya mutlak monarşilerle ilişkilerini kurumsallaştırma yoluna gitmektedir. Bu tam anlamıyla bir oksimoron olarak gözükebilir. Lakin aşağıda da kısaca inceleneceği üzere, belki de İsrail tam anlamıyla bahsi geçen rejimlerle ilişki kurabilecek istisnai bir “demokrasidir”.

Her ülkenin hareketi dikkatle izlenmeli ama İsrail’inki çok daha fazla dikkatle izlenmeli.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler