HUKUK HEPİMİZE LAZIM Analiz
Habip BOZKURT ULUSLARARASI HUKUK VE KAMU HUKUKU UZMANI

JEOSAM Başkanı Habip Bozkurt Yazdı:

HUKUK HEPİMİZE LAZIM

Devletlerin tabi olduğu hukuk kuralları başlıca iki biçimde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi kendi içerisinde uygulanan iç hukuk (ulusal) kuralları, ikincisi ulus üstü hukuk kurallarıdır.

 

Bir devletin tabi olduğu hukuk kuralları ister ulusal, isterse ulus üstü olsun tüm alanlarda bütünlük sağlamalı ve başta kendisi olmak üzere gerek bireylerin gerekse diğer devletlerin haklarını korumalıdır.

Bu genel kuralı ülkemiz açısından ele alacak olursak;

 

Türk milleti, köklü temelleri olan, tarihin her aşamasına yön verebilen ve saygın bir geçmişe sahip millettir. Tarihte milletimiz tarafından kurulmuş birçok Türk devleti bulunmaktadır. Bunların sonuncusu ise Türkiye Cumhuriyeti’dir. Devletler tarihi açısından değerlendirme yapacak olursak; devletimiz, yeni kurulmuş bir devlet olup gelişmekte olan devletler statüsüne geçiş aşamasındadır.

 

Gelişmişlik ise; yasama, yürüme ve yargı alanlarının tamamında kendisini göstermektedir. Ülkemiz, Anayasal olarak kuvvetler ayrılığı prensibini benimsemiş, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden bağımsız erkler olduğunu kabul etmiştir.

 

Gelişmiş bir devlet statüsünde olabilmek için adli, kültürel, siyasi ve ekonomik alanların tamamında gelişme sağlamak gerekmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus ise, gelişmekte olan devletlerin, öncelikle hukuk alanında gelişmesi gerektiğidir. Hukuk alanının gelişmişliği diğer alanların gelişmişliğine yön veren en önemli unsurdur.

 

‘Çoğulcu Demokrasi’lerin vazgeçilmez iki temel ilkesi kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkeleridir. Ülkemiz, anayasal olarak hem hukuk devleti ilkesini hem de kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiştir. Hukuk devleti olmanın en önemli özelliği ise yargının tarafsız ve bağımsızlığı ilkeleri olup, bu ilkelerde çoğulcu ve modern demokrasiye sahip ülkelerin tamamında kabul görmektedir.

 

Ülkemizin hukuk alanında, kuruluş aşamasından bugüne kadar sürekli değişiklikler yaşanmış ve çağdaş hukuk kuralları yakalanmaya çalışılmıştır. Başka bir ifadeyle zaman zaman mevcut hukuk kurallarında değişikliğe gidilmiş ve evrensel hukuk kurallarına uyum sağlanmaya çalışılmıştır.

 

Evrensel hukuk kurallarına uyum sağlama ölçütlerinden biri de, gelişmiş hukuk kurallarının yanında, bu kuralların uygulama alanı bulacağı gelişmiş bir hukuk sistemine de sahip olunmasıdır. Yani, teori ile pratiğin tam olarak örtüşmesidir.

 

Hukuk devleti ilkesini benimsemiş olan devletler; siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmişlik düzeyini dahi bu ilkeye göre şekillendirmektedirler.

 

Bağımsız ve tarafsızlıktan uzaklaşan bir yargı, aynı zamanda, Anayasal olarak tanımlanan temel hak ve özgürlüklerin güvencesi olmaktan da uzaklaşmakta, yürütme ve yasama organlarının işlemlerini denetleyemez hale gelmekte ve vatandaşlarının hukuki ihtilaflarına uygun çözüm bulamamaktadır.

Bu durumda siyasal iktidarın sınırları çizilemeyecek ve hukuk devletinden de bahsedilemeyecektir. Ülkemizde kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsenmiş olsa da, bu erkler ayrılığı erklerin denetlenmeyeceği anlamını taşımamaktadır.

 

Söz konusu erkler açısından denetleme fonksiyonuna sahip olan yargı, diğer erklerden bu yönü ile ayrılmaktadır. Yargı, bağımsız ve tarafsız olduğu sürece, diğer erkler üzerinde gerçek bir denetleme sağlamakta ve sonrasında, kültürel, siyasal ve ekonomik gelişmişlik süreci başlamaktadır.

 

Yargı bağımsızlığı en genel tanımıyla hiçbir devlet organının, kişinin ya da zümrenin, yargı yetkisini kullanan mahkemelere ve hâkimlere müdahalede bulunamamasıdır. Baskı ve müdahalelerden uzaklaşan yargı, bağımsızlaşmaktadır. Yargının bağımsızlaşmasıyla birlikte toplumda tarafsızlık, eşitlik ve adalet duygusu gelişecek, buna paralel olarak da yargıya karşı olan önyargı ortadan kalkacaktır.

 

Ülkemizde yargı bağımsızlığı ilkesi bir dönem belirli ideolojik düşünceler ve terör örgütleri eliyle zayıflatılmış, buna bağlı olarak başta vatandaşlar olmak üzere, uluslararası toplumun da Türk Yargısına olan güveni azalmıştır. Malum olduğu üzere, ülkemizin tüm erkleri 2016 yılında hain bir terör örgütünün darbe kalkışmasına maruz kalmıştır.

 

Bu terör örgütü diğer suç örgütlerinden farklı olarak devlet içerisinde örgütlenmiş, tüm kamu kurumlarını ele geçirmeye çalışmıştır. FETÖ’nün devletimiz tarafından çökertilmesi ile söz konusu örgütün devlet mekanizması içerisine nasıl sızdığı, tüm kamu kurum ve kuruluşlarını nasıl ele geçirdikleri herkesçe öğrenilmiştir.

 

FETÖ mensupları her kurum ve kuruluşa sızdıkları gibi Yargı alanına da sızmış, gerek bazı yüksek yargı gerekse bazı ilk derece mahkemelerinin sevk ve idarelerini ele geçirmiştir. Bu örgüt, başta halkımız olmak üzere iktidar tarafından çökertilmeden önce, yargı alanında vermiş olduğu kararlar ile gerek vatandaşların gerekse uluslararası toplumun, Türkiye Cumhuriyeti’ nin yargısına olan güveninin sarsılmasına neden olmuştur.

 

Yargıda FETÖ mensuplarından boşalan makam ve mevkilere liyakat ilkesi gereğince tarafsız ve bağımsız kişilerin atanması gerekmektedir. Yargı mekanizmasında görev alacak hakim ve savcıların her türlü baskı ve etkiden uzak, bulundukları konuma layık olmaları gerekmektedir. Bu sürecin tamamlanması ile birlikte yargının bağımsızlığının önü açılmış olacaktır.

 

Tarafsız ve bağımsız bir yargı sisteminin olması başlı başına adaletin sağlandığı anlamını taşımamaktadır. Bağımsız yargı siteminde önemli olan başka bir husus da adaletin yerinde ve zamanında tecelli etmesidir. Ülkemizde yargı eliyle yaşanan en büyük sıkıntılardan biri de makul sürede yargılamanın tamamlanamaması ve adil yargılanma hakkının tam anlamıyla sağlanamamasıdır. Buna sebep veren faktörlerin başında ise yargı yollarının örgütlenme biçimi ve ilk derece mahkemelerinde yaşanan uzama süreci bulunmaktadır.

 

Yargı yolu mekanizmasını detaylandıracak olursak; ülkemizde yargı erkinin yönlendirildiği hukuk sistemi, yargı ayrılığı sistemine dayanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde birden fazla yargı kolu bulunmaktadır. Bu yargı kolları eşit ve aynı derecede olup aralarında hiyerarşik bir üstünlük bulunmamaktadır.

 

Ülkemizde dört yargı kolu bulunmaktadır. Bunlar; Anayasa Yargısı, Adli Yargı, İdari Yargı ve Uyuşmazlık Yargısıdır. Yargı ayrılığı sistemi, günümüz devletleri tarafından da kabul gören ve uygulanan bir sistemdir. Yargı ayrılığı sistemi, Hukuk Devleti kurallarının etkin bir biçimde uygulanması için oluşturulan etkili ve işlerliği süregelen bir sistemdir. Burada önemli olan; sistemin etkili, hızlı ve adil işlemesinin sağlanmasıdır.

 

Ülkemizdeki yargılamaya ilişkin sorunlarımız ise yargı ayrılığı sisteminden değil, sistemin içerisinde yer alan yargı kollarının kendi içerisinde tabi olduğu yargılama yöntem ve kuralları ile alakalıdır.

 

Ülkemizde uzun süren yargılamaları detaylandıracak olursak, hukuk yargılamasında ilk derece mahkemesinde dava açıldıktan sonra yaklaşık 6-7 ay sonra ön inceleme aşaması tamamlanmaktadır. Ön inceleme aşaması tamamlandıktan sonra taraflar duruşmaya davet edilir ve tahkikat aşamasına başlanmış olur. Tahkikat aşaması içerisinde, çözümü uzmanlık gerektirmeyen konularda dahi  ‘Mahkeme’ eliyle birden fazla bilirkişi raporu alınmaktadır ki bu işlem yargılama sürecini gereğinden fazla uzatmaktadır. En az 4-5 duruşmadan sonra dosya karara bağlanmakta ve sonrasında kanun yolları aşaması başlamaktadır. Bu aşamalar ise istinaf ve temyiz aşamalarıdır.

 

Dosya ilk önce istinaf incelemesine daha sonra da duruma göre temyiz incelemesine konu edilmektedir. Üst derece yargı mercilerinde (Ör; Bölge Adliye Mahkemeleri, Yargıtay, Bölge İdare Mahkemeleri, Danıştay) dosya inceleme süreci de en az bir yıl sürmektedir. Hal böyle olunca açılan bir davanın 3-4 yıldan önce kesin olarak sonuçlanması mümkün görünmemektedir. Bu uzamalara sebebiyet veren ölçüt ise, hakim ve savcılara düşen kişi başı dosya sayısının fazlalığı, adliyelerin fiziki şartlarının ve adli personellerin yetersizliğidir. Bu durum, yargılamanın seyrini ve süresini olumsuz etkilemektedir.

 

Bir başka neden ise bireylerin eğitim seviyelerin düşük olması nedeniyle, hukuk kurallarını kolaylıkla ihlal etmeleri ve bu durumunda dosya adetinin artışına neden olmasıdır. Böyle bir yargılama ortamında makul sürede yargılanma ilkesinin ihlali sık sık gündeme gelmektedir.

 

Yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle dava konusu ettiği hakka kavuşması geciken kişiler, öncelikle Adil Yargılanma ve Makul Sürede Yargılanma Haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmaktadırlar. Son dönemde ülkemizdeki yargılama sisteminin sebep olduğu uzamalardan dolayı devletin tazminat ödemesi gerektiği yönündeki kararlar artmıştır.

 

Aynı şekilde ulusal iç hukuk yollarının tüketilmesi sonrasında haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişiler, mağduriyetlerini gidermek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuruda bulunmaktadırlar. Bu başvurunun dayanağı ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin  6. Maddesinde yer alan “Adil Yargılanma Hakkı” dır.

Bu maddeye göre  “Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir…”. Madde metninden de anlaşılacağı üzere makul bir sürede yargılama vurgusu yapılmıştır.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, makul süre yönünden yapmış olduğu değerlendirmelerde, birden fazla ölçütü göz önünde bulundurmaktadır. AİHM’ ye göre bu ölçütler, davanın karmaşıklığına sebebiyet veren nedenler, yargılama süresi, Mahkemelerin sorun çözmedeki tutumu gibi öznel, yani her olaya göre değişebilen durumlardır. Bu ölçütler nedeniyle ülkemiz aleyhine birçok davada tazminata hükmedilmiştir.

Kısaca özetlemek gerekirse, ülkemizin yargı sisteminin kanuni düzenlemeleri detaylıca yasalarda yer almasına rağmen, söz konusu kanun maddelerinin uygulamaya konulmasındaki problemler nedeniyle yargı bağımsızlığı olumsuz etkilenmektedir.

Yargı sisteminin işlerliğini etkileyen ve gereğinden fazla uzamasına sebebiyet veren olumsuzlukların giderilmesi ile birlikte yargı bağımsızlığının önü açılmış olacaktır. Aksi takdirde gerek vatandaşların gerekse uluslararası kamuoyunun Türk Yargısına olan güveni hiçbir zaman artmayacaktır.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler