Hong Kong Analiz
Machiko KANETAKE United Nations University

Büyüyen Çin’in Zaafı

Hong Kong

Uzak değil yakın bir tarihten bahsediyorum. Uluslararası sistem çok parçalı bir yapıya doğru genleşirken, “yükselen bir güç” olarak Çin yerleşik sistem için giderek daha önemli bir problem alanı haline geliyor. Başını ABD’nin çektiği sistemik güçlerin Çin alerjisi ideolojik bir tahkimata doğru yönelmiş durumda.

Çin ise hem içeride hem de dışarıda giderek daha milliyetçi bir tona yönelen yeni bir söylem geliştiriyor. Dışarıda kendisi için jeopolitik anlamda son derece kritik olan Tayvan sorunu ile cebelleşen Çin içeride ise “Şemsiye Hareketi”nden (Umbrella Movement) beri politik bir huzursuzluk içinde olan Hong Kong için bir çözüm arıyor. Hong Kong ise 1984 yılında imzalanan ortak deklarasyonla 50 yıllığına koruma altına aldığı ve anakara Çin’de bulunmayan haklarının aşınacağı ve ortadan kalkacağı korkusunu yaşıyor.

İngiltere’nin 99 yıllığına kolonyal bir düzen içerisinde yönettiği Hong Kong 1997 yılında Çin’e devredildi. Hong Kong’un Çin için ne anlama geldiğini anlamak, “bir ülke, iki sistem” modelinin ayrıntılı bir incelemesini ve İngiltere ile Çin arasında imzalanan Çin-İngiltere Ortak Deklarasyonu’nun tahkikini gerektiriyor. Ortak deklarasyonla Hong Kong’un kendi para birimini, yasal ve parlamenter sistemlerini ve insanların var olan hak ve özgürlüklerini elli yıl boyunca koruması sağlanmakla beraber, geliştirilen “bir ülke, iki sistem” modeli, kapitalist sistemin korunduğu melez bir yapılanma ortaya koymuştu.

Hong Kong Özel İdari Bölgesi doğrudan Çin Halk Cumhuriyeti’nin yetkisi altında olacak ve yüksek derecede özerkliğe sahip olacaktı. Merkezi Halk Hükümeti’nin sorumluluğunda olan dış ilişkiler ve savunma işleri haricinde, Hong Kong Özel İdari Bölgesi yürütme, yasama ve bağımsız yargı yetkisine sahip olacaktı. Fakat bütün bu taahhütler, suçluların iadesini öngören bir yasa tasarısıyla birlikte ciddi olarak tartışılmaya başlandı.

2014 yılında “Şemsiye Hareketi” olarak adlandırılan ve Hong Kong sokaklarını dolduran kalabalıklar da benzer protesto gösterileri düzenlemişti. Protestolar sırasında insanların sosyal medyayı kullanması nedeniyle “dijital kamusal alan” kavramından bahsedilir olmuştu. 2014 yılındaki protestolar, Çin’in 2017’deki doğrudan seçime, yalnızca Pekin’in önceden onayladığı bir aday listesi üzerinden izin vereceği yönündeki karara tepki olarak başlamıştı. Polisin attığı biber gazından korunmak isteyen protestocuların şemsiye kullanması nedeniyle bu protestolar “Şemsiye Hareketi” olarak adlandırılmıştı.

Beş yıl kadar önce yani 2014 yılının Eylül-Aralık ayları arasında 79 gün süren Şemsiye Hareketi eylemleri sırasında, özellikle sosyal medyanın ciddi bir katalizör işlevi gördüğü düşünülüyor. Sosyal medyanın “isyancı bir kamusal alan” yarattığı önermesinden hareket eden bu tez, bir bakıma Şemsiye Hareketi’ni Arap Baharı’nın Asya’daki versiyonu olarak tanımlıyor. Hareketin en önemli özelliklerinin bir liderinin olmaması ve herhangi bir hiyerarşisinin bulunmaması olduğu söylenebilir. Bunların yanı sıra, harekete katılanların herhangi bir ideolojik kabulünün olmadığını da söylemek mümkün. 2014 yılındaki olaylarda özellikle Facebook ve Hong Kong forum sayfaları ön plana çıkarken, günümüzdeki gösterilerde ise Telegram gibi sosyal medya uygulamalarının kullanıldığı görülüyor.

Hong Kong’un Çin’e devredilmesinin 22. yıldönümünde meclisi işgal eden protestocuların duvarlara yazdığı şu slogan dikkat çekiciydi: “Bize barışçıl gösterilerin işe yaramadığını öğrettin”. Bu aynı zamanda, söz konusu protestoların ve bu protestolar içinde filizlenen dinamiklerin şiddete dönük bir zemine kaydığını da gösteriyor.

Hong Konglu yöneticiler, yasanın süresiz askıya alınmasına rağmen sokaklardan ayrılmayan kalabalıkların ne istediklerini anlayamadıklarını söylüyor. Oysa bu yeni durumu, Hong Kongluların kimlik sorunlarının “kabarması” olarak okumak mümkün.

Şemsiye Hareketi’nden bu yana gelişen dinamik, bir taraftan ağ tabanlı olarak karmaşık bir çizgi izlerken, bir taraftan da bir Hong Konglu kimliği geliştirerek söz konusu hareketin yaşam süresini uzatmaya çalışmakta. Bununla beraber, söz konusu hareketlerin “barışçıl çerçevede yapılan bir yıpratma savaşına” dönüşme endişesi de giderek artıyor.

Uzayan protesto gösterilenin hem polis güçlerinin hem de protestocuların stres seviyesini yükseltmesinin, tüm Hong Kong şehrinin “psikolojik sağlığını” kritik bir aşamaya getirdiğini söylemek mümkün. Polisin ve protestocuların uzun süredir karşı karşıya gelmesi kentteki stres seviyesini arttırırken, şehrin yönetilmesini ve güvenliğinin sağlanmasını da giderek zorlaştırıyor.

Küresel mali dengeler açısından zorlu bir süreç devam ediyor. Bu hesabın kapanması basit olmayacak.