Fikir Savaşı Veren Medyaya İhtiyaç Var Röportaj
Yüksel ALTUĞ

ÖNEMİ HER GEÇEN GÜN DAHA ÇOK ANLAŞILAN MEDYA

Fikir Savaşı Veren Medyaya İhtiyaç Var

ÖNEMİ HER GEÇEN GÜN DAHA ÇOK ANLAŞILAN MEDYA, HAYATIMIZIN VAZGEÇİLMEZ BİR GÜCÜ. BU GÜÇ NASIL KULLANILMALI? MEDYA CAMİASINDAKİ KUTUPLAŞMANIN ANCAK MİLLİ MENFAATLERE BAĞLI KALINARAK GİDERİLECEĞİNİ VURGULAYAN TELEVİZYON ELEŞTİRMENİ YÜKSEL AYTUĞ, EVLİLİK PROGRAMLARINA DA DEĞİNDİ.

Ülkemizin en kritik günlerinde medyaya nasıl bir görev düşüyor? Medya camiasındaki kutuplaşma hangi boyutta? Ayrışmaya değil birleşmeye ihtiyacımız olduğunu dile getiren Televizyon Eleştirmeni Yüksel Aytuğ, önemli değerlendirmelerde bulundu.

MİLLİ MENFAATLERİMİZE BAĞLI MEDYA

“Öncelikle medyanın milli bir seferberlik ruhu içinde bölünmeye değil birleşmeye katkı sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Sadece muhalif görünmek için muhalefet etmek ya da sadece menfaat için iktidara yakın durmak en başta gazeteciliğin ‘ruhuna’ aykırıdır. Tarafsız, objektif, her türlü siyasi ve maddi rant kaygısından uzak, milli değerlerine ve kültürüne bağlı, demokrasiyi ve halkın bağımsızlığını her şeyin üzerinde tutan, rekabet için belden aşağı vurmayan, entrika üretmeyen, siyasi menfaat adına birbirini karalamayan, ötekileştirmeyen, kutuplaşmaya prim tanımayan ve hepsinden önemlisi gerçekten ‘fikir savaşı veren’ bir medyaya ihtiyacımız var.”


KANALLAR DİZİLERİN EGEMENLİĞİNDE

“Teknik ve nicelik anlamında baktığımızda son yıllarda Türkiye’nin en büyük gelişme sağlayan sektörünün televizyonculuk olduğunu söyleyebilirim. İlk bakışta 18 kanallı bir devlet televizyonu, sayıları 16’ya ulaşan haber kanalıyla ülkemizin televizyonda batı standartlarının bile üzerine çıkan bir görüntüye sahip olduğu söylenebilir. Ama ‘nitelik’ açısından değerlendirildiğinde maalesef aynı olumlu görüntü ortaya çıkmıyor. Özellikle maj kanalların prime time kuşağı tamamen dizilerin egemenliğine geçmiş durumda. Dizi dediğiniz, bir yapımcıya bölüm başına 500 bin dolar vererek satın aldığınız kaseti, oynatıcıya takıp insanlara göstermekten ibaret. Ben bunun ‘televizyonculuk’ değil, ‘video dükkânı işletmeciliği’ olduğunu düşünüyorum. Oysa televizyonun çok daha geniş yelpazede ürün veren, kreatif yönü kuvvetli bir yayın anlayışına ihtiyacı var. Kore filmlerinden kopyalanan diziler ve filmler, yabancı formatların ‘Türkçeleştirilmesinden’ ibaret yarışmalar, dikkat edin ‘Türkiyelileştirmek’ demiyorum, kerameti kendinden menkul izdivaç programları ve adı ‘moda programı’ olup, genç kızların sürekli birbirini aşağılamasından, laf sokmasından ibaret yayınlar ne yazık ki sektörün teknik altyapı zenginliği ve niceliğiyle örtüşmüyor.

 
BAZI EVLİLİK PROGRAMLARI KALDIRILMALI

“Evlilik programlarının tamamının olmasa da bazılarının son derece tehlikeli bulduğum içerik ve sunuş tarzına en başından beri karşıyım. RTÜK’ün bütün uyarı ve cezalarına rağmen ne yazık ki bu tür programlar kendilerine çekidüzen vermeyi başaramıyorlar. Bana göre işin en tehlikeli yanı, bu programları izleyen ekran başındaki çocuklara ‘evliliğin kutsal bir müessese olduğunu’ anlatmakta zorlanacak olmamız. İnsanın hayat arkadaşını 2 dakikalık bir çay içimi süresinde seçeceğine inanan, evlilikteki en önemli şeyin SSK güvencesi olduğunu sanan çocukları evliliğin kutsallığına nasıl ikna edeceğiz ki? Ayrıca gerçek insanlar yerine ajanslardan seçilmiş karakterleri kullanan, sahte nikâh memurlarına sahte nikâh törenleri düzenleten, hukuki açıdan evli olanları, hatta daha önce iki karısını öldürenleri bile ‘talip’ olarak stüdyoya çağıran anlayışın ekrandan tamamen yok edilmesini arzu ediyorum.”

ÜNLÜLER YAŞAMLARINA DİKKAT ETMELİ

Siyasi ve maddi menfaatlerin, gerçek gazeteciliğin önünde koşması, ülkenin olduğu gibi medyanın da iki kutuplu hale getirilmeye çalışılması, istihdam konusunda liyakatin en sonda gelen özellik haline dönüşmesi beni çok rahatsız ediyor. Son günlerde ünlülerin ağızlarından düşürmediği bir cümle var, “Ben kimseye örnek olmak zorunda değilim” diyorlar. Ama burası Türkiye. İnsanların günde ortalama 5 saatini ekran başında geçirdiği, ölen bir dizi karakterinin ardından gıyabi cenaze namazı kıldığı ülke. Bu nedenle sorumluluklarımız daha fazla. Özellikle de gençlerin “ikonlaştırdığı” ünlüler, attıkları her adımı iyice gözden geçirmeli, ettikleri her sözü dudaklarından dökülmeden önce hassas kuyumcu terazisinde tartmalı. Giyim, kuşam tarzlarından, sosyal olaylar karşısındaki tepkilerine ve özel hayatlarındaki tercihlerine kadar hemen her şeyi bu sorumluluk altında gerçekleştirmek zorundalar. Tabii ki kimseye ‘Olmadığınız gibi görünmeye çalışın’ demiyorum ama biraz usül, biraz terbiye ve çokça nezaketten kimseye bir kötülük gelmez diye düşünüyorum.”