Doğu Akdeniz’den Çekilemeyiz Analiz
Habip BOZKURT ULUSLARARASI HUKUK VE KAMU HUKUKU UZMANI

JEOSAM Başkanı Habip Bozkurt:

Doğu Akdeniz’den Çekilemeyiz

Doğu Akdeniz’de tespit edilen petrol ve doğalgaz rezervlerinin her geçen gün daha da artması, dünya ülkelerinin dikkatlerini bu alana çekmiştir.

 

Doğu Akdeniz Havzası, Kıbrıs adasının güneyinden, Suriye, Lübnan ve İsrail’in batısına, Mısır ve Libya’nın kuzeyinden, Tunusun kuzeydoğusuna kadar uzanan büyük bir coğrafi alanı kapsamaktadır.

2009 ve 2010 yıllarında İsrail açıklarında keşfedilen sahalar Doğu Akdeniz Havzasında yeni petrol ve doğalgaz sahalarının bulunmasına öncülük etmiştir. Sonrasında 2012 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hak iddia ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’de de yeni bir saha keşfedilmiş ve bugüne kadar yaklaşık birçok sahada enerji kaynağı tespit edilmiştir. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre Doğu Akdeniz’in Suriye kıyılarını da içinde barındıran bölgesinde yaklaşık 3,5 trilyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil civarında petrol rezervi bulunduğu belirtilmektedir.

 

Küresel petrol ve doğalgaz ihtiyacının giderek artması, yeni enerji sahaların keşfini mecbur kılmıştır. Bu doğrultu da enerji kaynaklarından temin edilen petrol ve doğalgaz üretiminin artması için yeni keşfedilen sahaların önemi son derece artmış bulunmaktadır. İleri sanayi ve teknolojiye sahip ülkelerin enerji ihtiyacının karşılanması ve üretim maliyetinin düşürülmesi açısından önemli bir yere sahip olan bu keşifler, beraberinde başkaca uluslararası sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Ortaya çıkan sorunların başlıcaları; keşfedilen petrol ve doğalgaz sahalarının kimlerin egemenlik alanında olduğu, kimlerin buralarda hak iddia edebileceği ve işlenen petrol ve doğalgazın hangi güzergahlardan geçirileceğidir.

Mevcut durum itibarı ile söz konusu havzanın kendi münhasır ekonomik bölgelerinde olduğu gerekçesiyle; Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Suriye, İsrail, Filistin, Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Lübnan hak iddia etmektedir. Enerji kaynakları üzerindeki kontrollerini arttırmak istemeleri nedeniyle, yukarıda belirtilen ülkelere TOTAL, ENI, BP gibi enerji şirketlerini de eklemek gerekmektedir. Belirtilen çok uluslu şirketler nedeniyle İtalya, İngiltere ve Fransa da dolaylı olarak denkleme dahil olmaktadır. Dünya üzerinde stratejik rekabet halinde olan ABD ve Rusya’nın dışında, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütlerde buradaki denklemi yakından takip etmektedir.

 

Görüldüğü üzere, enerji kaynakları üzerinde egemenlik sorunu, kıyı ülkelerinin sorunu olmaktan çıkmış ve global bir sorun halini almıştır. Dünya devletlerinin bu kaynaklardan menfaat temin etme istek ve arzusu bu devletleri birtakım anlaşmalar yapmaya sevk etmiştir. Bu süreç içerisinde Türkiye görmezden gelinmiş ise de, ülkemiz satın almış olduğu sismik ve sondaj gemileri ile bölgede araştırmalar ve kıyısı bulunduğu denizlerde askeri tatbikatlar yaparak haklarını korumak adına her türlü meşru yollara başvuracağı mesajını vermiştir.

 

Türkiye’nin sismik araştırmalar sonrasında sondaj faaliyetlerine başlamasıyla birlikte, bölgede yer alan enerji kaynakları üzerinde farklı hedefleri olan Avrupa Birliği, Rusya, Mısır, ABD, ve Fransa, sondaj faaliyetlerinin durdurulması için Türkiye’ye çağrıda bulunmuştur.

Dışişleri Bakanlığımız ise peş peşe yapmış olduğu açıklamalar ile, Türkiye’nin sondaj ve sismik gemilerinin kendi kıta sahanlığında olduğunu, sondaj faaliyetlerine tam bir kararlılıkla devam edileceğini belirtmiştir. Buraya kadar yapılan açıklamalardan sonra Doğu Akdeniz Havzasında yaşanan bu gelişmelerin uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesi faydalı olacaktır.

Doğu Akdeniz Havzasına kıyısı olan ülkeler bu bölgenin kendi münhasır ekonomik bölgelerinde kaldıklarını belirterek bu alanlarda keşfedilen enerji kaynakları üzerinde hak iddia etmektedirler. Peki Münhasır Ekonomik Bölge nedir ve neyi kapsamaktadır?

Münhasır ekonomik Bölge Kavramı en detaylı şekliyle Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde ele alınmıştır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 10 Aralık 1982 tarihinde Jamaika’nın Montego Bay kentinde imzalanmış ve 16 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 57. Maddesine göre Münhasır ekonomik Bölge “…karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesine uzanmayacaktır.” Bu tanıma göre münhasır ekonomik bölgenin sınırları mesafe olarak belirlenmiştir. Yine aynı sözleşmenin 56/1-a maddesinde Münhasır ekonomik Bölgenin “Deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile; aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen hakları kapsamaktadır.

Türkiye, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin öncesi ve sonrasındaki tüm oturumlara dahil olmuştur. Tüm oturumlara önergeler sunmuş ve süreci büyük bir titizlikle takip etmiş olmasına rağmen ülke menfaatlerinin zedelenecek olması nedeniyle bu sözleşmeyi imzalamamıştır. Bu nedenle sözleşme hükümleri Türkiye açısından bağlayıcı nitelik taşımamaktadır. Her ne kadar ülkemiz açısından bağlayıcı bir sözleşme olmasa da, sözleşmeye taraf devletlerin sözleşme hükümlerine göre, başka ülkelerin haklarına saygılı davranması ve bu ülkelerin haklarını ihlal etmemesi gerekmektedir. Bu kural Sözleşmenin 56/2 maddesinde şu şekilde hüküm altına alınmıştır:

Münhasır ekonomik bölgede sahildar devlet, işbu Sözleşme uyarınca haklarını kullanırken ve yükümlülüklerini yerine getirirken, diğer devletlerin haklarını ve yükümlülüklerini gerektiği şekilde gözönünde bulunduracak ve işbu Sözleşme hükümleriyle bağdaşacak biçimde hareket edecektir”. Bu hükümden hareketle her ne kadar Türkiye, BMDHS ye taraf olmasa bile taraf devletlerin sahildar devlet konumunda olan Türkiye’nin haklarını ihlal etmemesi gerekmektedir. Bu sözleşme ülkemiz açısından bağlayıcı olmasa bile, gerek Türkiye karasularından itibaren 200 deniz mili, gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti karasularından itibaren 200 deniz mili mesafe dikkate alındığında tespit edilen alanların Doğu Akdeniz Havzasını kapsadığı bu nedenle de Türkiye’nin bu havzada hakkı bulunduğu kuşkusuzdur.

Güney Kıbrıs Rum Kesiminin kendini Kıbrıs’ın tamamını temsil eden bir devlet olarak görmesi ve enerji kaynakları ile ilgili olarak Yunanistan öncülüğünde araştırmalar yapma ve sözleşmeler imzalamaya çalışmasıdır. Türkiye bu süreçlerin hiçbirini tanımadığını bütün mecralarda dile getirmiştir.

Türkiye haklı olarak; Kıbrıs’ta bulunan Türklerin Rumlar ile eşit haklara sahip olduğunu ve adanın hukuki haklarından eşit olarak yaralanması gerektiğini, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin  ise adanın tamamını temsil etme hakkı olmadığını savunmaktadır. Diğer devletlerin, Türkiye’nin bu haklı çabasına sessiz kalması nedeniyle de Türkiye, alanda var olduğunu, söz konusu havzada Türklerin de hakları olduğunu, yapmış olduğu sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri ile ortaya koymuş ve bu konuda büyük bir kararlılık göstermiştir.

Türkiye Doğu Akdeniz’den çekilemez, çekilmeyecektir de…

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler