Doğu Akdeniz’de Sular Isınıyor Analiz
Denise LUCY KALİFORNİYA DOMİNİK ÜNİVERSİTESİ

Prof. Dr. Denise Lucy Yazdı:

Doğu Akdeniz’de Sular Isınıyor

Haber bültenlerinde hakettiği kadar yer verilmiyor veya bilerek görmezden geliniyor. Ama Doğu Akdeniz kaynayan bir kazan. Son dönemde İran’ın kendi askeri kapasitesi ile sınırlamakta başarısız olan BAE-Suudi ekseninin ABD’yi bölgede askeri yığınak yapmaya teşvik etmesi ve İran’a yönelik olası bir askeri müdahale Afganistan’da yaşananların daha şiddetli bir biçimde yaşanması ile sonuçlanabilir.

 

     İran’ın bölge genelindeki Şiiler üzerindeki politik nüfuzu, İran’a yönelik olası bir askeri müdahalenin tüm bölge geneline yayılması ile sonuçlanabilir. Bu durumda Bahreyn, Suudi Doğu Vilayeti ve Irak’ta iç savaşa varan manzaralar ile karşılaşabiliriz.

      Konu Kıbrıs üzerinden değerlendirildiğinde, böyle bir kaynağın varlığının adanın genel refahını arttıracağı göz önüne alındığında, problemin çözümüne katkıda bulunabilecek nitelik taşıyabileceğini söylemek mümkündür. Fakat Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) yaklaşımları değerlendirildiğinde, maalesef Kıbrıs sorununa başka bir boyut, yeni bir çözümsüzlük eklediği görülmektedir. GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) haklarını yok sayarak hareket etmeleri, bölgedeki en önemli güvenlik problemlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

     Yunanistan’ın ve GKRY’nin Avrupa Birliği (AB) üyesi olması, konuya birliğin de müdahil olmasına neden olmaktadır. AB 2004 yılında, Annan Planı dahil tüm barış çabalarına her defasında olumsuz tavır alan Rum tarafını, hukuksuz şekilde, tüm ada adına üye olarak aldığını duyurmuştu. Rum tarafının (sanki Türk tarafı ve hakları yokmuşçasına) tek taraflı davranışlarına destek veren AB geçtiğimiz günlerde “Türkiye’nin Kıbrıs’ın egemenlik haklarına saygı duyması gerektiği” gibi tuhaf bir açıklama yapmıştır. Bu destek hem GKRY’yi hem de Yunanistan’ı cesaretlendirmekte ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC aleyhine eylemler yapmalarına neden olmaktadır.

Konuyu karmaşıklaştıran yeni bir gelişme de geçtiğimiz günlerde yaşandı. GKRY’nin Fransa’ya deniz üssü verilmesini öngören askeri anlaşmanın altı ay içinde yürürlüğe gireceğini açıklaması, genel manada bölge güvenliğini tehlikeye atacak, özelde de Kıbrıs sorunu açısından taraflar arasında yeni bir güvensizliği doğuracak bir hamledir.

Zira anlaşma detaylarında görülmektedir ki Fransa bu üs vasıtasıyla, sözde Rum parsellerinde faaliyet gösteren Fransız petrol şirketi Total’e yönelik (parsellerin oluşturulması konusunda Rum tarafının tek taraflı davranmasından ötürü haklı gerekçeleri olan) Türkiye’nin olası müdahalelerini engellemeye çalışacak.

 

Ancak bu örnekten açık şekilde anlaşılacağı gibi hem Yunanistan hem de GKRY uluslararası hukuk açısından tartışmalı ve tek taraflı eylemlerini meşrulaştırıp aynı zamanda da Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de kısıtlı bir alana mecbur kılmak için AB’yi defaatle bölgeye dahil etmeye çalışmakta, çalışmaya da devam edecek gibi görünmektedir.

 

Bu durum ise Türkiye’nin hem kendi haklarını hem de KKTC’nin haklarını korumak için yaptığı tüm bölgesel işbirliği çağrılarına rağmen, bölgedeki gerilimin sürmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Uluslararası hukuk açısından konuya bakıldığında, Türkiye GKRY’nin tek taraflı olarak ve KKTC’nin görüşü dahi alınmaksızın ilan ettiği “Münhasır Ekonomik Bölge” (MEB) alanında Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin de hakkı olduğunu savunuyor. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıslı Türklerin Londra ve Zürih anlaşmalarından doğan hukuki haklarının olduğunu ve GKRY’nin tek başına herhangi bir girişimde bulunamayacağını açık şekilde bildirmesine rağmen, GKRY 2003 yılından beri MEB sınırlandırma anlaşmaları yapmaktadır. GKRY’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına Mısır, Lübnan ve İsrail ile “Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması” imzalaması da yine hukuksuz gerçekleştirilen eylemlerden biridir. Ayrıca GKRY 2007 yılında ilan ettiği MEB alanını 13 parsele bölerek enerji arama faaliyetlerine izin vermiştir. Bu durum hem bölge jeopolitiğine hem de Kıbrıs sorununa yeni bir boyut eklemiştir.

 

Türkiye bu tek taraflı eylemlere karşı çıkarak, yapılacak herhangi bir doğalgaz sondaj çalışmasının Türkiye’nin onayı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini savunmaktadır. GKRY’nin gerçekleştirdiği bu tek taraflı eylemlere ek olarak, belirlenen sözde parsellerde arama yapılması için Noble şirketine sondaj yetkisi verilmiştir.

 

Türkiye de buna karşılık olarak, 2011 yılında KKTC ile “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” imzalamıştır. Buna ek olarak, Türkiye GKRY’nin tek taraflı belirlediği sözde parsellerden 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı olanların Türkiye’nin kıta sahanlığı ya da deniz yetki alanıyla çakıştığını ve bu bölgelerde Türkiye’den izinsiz hiçbir şekilde petrol ya da doğalgaz araması yapılamayacağını duyurmuştur. GKRY üç defa ihaleye çıkarak bu çakışma alanlarında arama yapılması için şirketlere yetki verse de, her defasında Türk donanması tarafından çakışma alanlarında gerçekleştirilmek istenen aramalara müdahale edilmiştir.

Konunun uluslararası hukuk boyutunun bir yanını parsellerin çakışması oluştururken, birbiriyle iç içe olan çok önemli bir diğer konu da Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarının paylaşılmasıyla ilgilidir. Zaten parsellerin çakışması da bu konudan kaynaklanmaktadır.

Konu gerek Kıbrıs meselesi gerek uluslararası hukuk ve gerekse enerji arz güvenliği açısından ele alınsın, jeopolitik bir mücadele merkezi haline gelen Doğu Akdeniz üzerine yapılan tartışmalar daha uzunca süre devam edeceğe benziyor. Ancak bölge ülkelerinin bir araya gelerek işbirliği çerçevesinde konuya yaklaşmaları hem enerji açısından hem de bölge güvenliği açısından son derece önemli sonuçlar doğuracaktır.

 

Bakalım bundan sonra neler olacak?