Dış borçlar, Savaş Tazminatı ve Tamirat Bedeli Analiz
Dr. Ahmet ANAPALI TARİH ARAŞTIRMACISI

Lozan Konferansı’nda Ne Oldu?

Dış borçlar, Savaş Tazminatı ve Tamirat Bedeli

İngiltere, Lozan Konferansı boyunca Çanakkale Savaşı ve devamında uğramış olduğu can ve mal kaybından ötürü ve hatta Birinci Dünya Savaşı’nın planladığı gibi bir buçuk sene den dört seneye uzamasında hep Türkiye’yi suçlamış ve sorumlu görmüşdür. Ama ne yazık ki, müzakereler boyunca Türk Heyeti bu iddialara dikkata değer bir cevap veremedi. İngiltere, Türkiye’den, Türk Ekonomisi’nin belini bükecek ve maddi manada kendisine mahkum edecek boyutlarda bir tazminat istedi. Bunun için parasını savaş öncesi Osmanlı’dan peşin olarak aldığı, ama sonra savaşın çıkmasını bahane ederk Osmanlı’ya göndermediği ‘Osmangazi’ ve ‘Reşadiye’ isimli iki adet savaş gemisini bu borca mahsuben bloke etti. Daha sonra Türkiye’nin Almanya’dan alacağı olan 5000 altın Osmanlı lirasını da Türkiye adına tahsil etti. Türkiye’de ilgili başlığı “58. madde”si gereği hiçbir müttefik devletten ve onların vatandaşlarından hiçbir isim altında savaş tazminatı talep etmeyeceğine yazılı olarak söz verdi.

Böylelikle Türkiye, İngiltere ve ortaklarına tazminat vermeyi ve tazminat almamayı kabul etti. Ne tuhaf, Türkiye, Türkiye’yi işgale gelen İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerine zarar verdiği için, bu Anadolu’yu koca bir enkaz haline getiren işgalci devletlere karşılık vererek, onlarla mücadele ederek ekonomilerini bozduğu için onlara tazminat ödedi. Ama Batı Anadolu’yu harabeye çeviren Yunanistan’dan tazminat istemedi. Daha doğrusu isteyemedi bile…

İngiltere ile Fransa arasında sürtüşmelere neden olmuş ve Almanya’nın Temmuz 1922’ de Cannes’da gözden geçirilip azaltılmış olmasına karşın savaş tazminatlarını ödeyemeyeceğini bildirmesiyle daha da kötüleşmişti. Bonar Law, Fransa ile arada olan ayrılığı göz önünde tutarak, Curzon’un hükümeti, Türkiye ile İngiltere’nin tamamen tek başına kalmasına neden olacak bir silahlı mücadeleye sokmasından hayli endişe duyuyordu. Bu Law’ın sükunet politikası içinde büyük bir darbe olurdu. Müttefiklerarası borçlar, daha doğrusu İngiltere’nin Amerika’ya borcu hadisenin başka bir boyutu idi.  ABD, bu olayda savaş tazminatı derdinde değil doğrudan doğruya yardım olarak müttefiklerine verdiği borçları kurtarabilmenin peşindeydi.

Yunan Ordusu’nun Anadolu’daki masum sivil halka karşı ifa ettiği zulüm için ve çekilirken yakıp yıktığı şehirlerin tazmini için istenen paraya tamirat bedeli denir. Bu mesele konferansın başında Türk heyeti tarafından gayet güzel müdafaa edilir.  Zira ismet İnönü, Batı Cephesi komutanı olması hasebiyle kovaladığı Yunanlılar’ın çekilirken Ege ve Marmara Bölgesine yaptığı zararı bizzat gözleriyle görmüştü. Nitekim, o günlerde istabul’da yayınlanan ve gayet güzel bir Tiraja sahip olan ‘Vakit Gazetesi’ muhabirine verdiği beyanatta İnönü; ‘Yunanlılar’ın Anadolu’da yaptıkları tahribatın maddi değerinin Bir milyar Beşyüzbin altına vardığını, yanan ikiyüz seksen bin evin ise üçyüzmilyon lira kıymet kaybına sebep olduğunu, götürülen hayvan ve eşyanın da yediyüz milyon lira kıymetinde olduğunu söyleyerek;

“… Yapılacak tetkikler zararın bu rakamın çok üstünde olduğunu meydana çıkartacaktır. Hele nüfusça ırz ve namusça olan zararlarımızın belirlenmesi ise mümkün değildir. Fakat bütün zararlarımızı Yunanlılar’ın yanına bırakmayacağız. Bunların santimine kadar tazminini isteyeceğiz…”[1] diye kesin ve sert bir dille konuştu. Fakat bu konuda Lozan’da başlangıçta direnmesine rağmen karşısında bulduğu sert blokun önünde isteklerinden vazgeçti ve Yunanlılar’dan, savaş tazminatı ve tamir bedeli olarak sadece Karaağaç’ı almayı kabul etti. Hâlbuki, Yunanlılar’ın verdiği zararı kendisi yerinde inceleyerek o zamanın gazetelerine maddi karşılığını bildirmişti. Lozan’da ne değişti acaba ?

Toplantının bu sürecinin birinci gündem maddesi ‘Savaş Tazminatı’dır. İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların baskısıyla Ege ve Trakya bölgesinde verdiği zararlardan dolayı Yunan tazminatı konusu Türk heyetinin bu konuda elindeki en önemli materyal ve kozuydu. Ama ne yazık ki bu mühim koz kullanılamadı.. Bu konuda Venizelos diyor ki;

“….Biz Yunanlılar olarak hata ettik. Can kaybına sebep olduk ve Türkiye’den özür dileriz. Resmen özür dilemeye de hazırız. Türkiye’ye bir tazminat borcumuzun da olduğunu biliyoruz. Ama yok, para yok, pul yok. Savaştan arda kalan bir yığın göçmen, muhacir ne yapacağımızı bilmiyoruz. İşe yarayanları esir diye Türkler elinde tutuyor. İşe yaramayan ne kadar Trakya’dan ve Anadolu’dan salınmış çoluk çocuk varsa, kadın kız varsa bizim başımızda. Ödeyemeceğiz. O yüzden ne olur para istemeyin biz devlet olarak sizden özür dileyelim ve anlaşalım..” [1] diyor. Bunun üzerine Lord Curzon bir formül buluyor ve diyor ki Türkiye’ye; ‘Dedeağaç’ı alın ve tazminattan vazgeçin’ Hâlbuki Lord Curzon atladığı ya da böylesi işine gelen bir durum var ki, Dedeağaç, Mudanya’da yapılan ateşkes görüşmelerinde zaten bize verilmişti. Tuhaflığa bakın ki, Lozan’da Yunan tazminatına karşılık Dedeağaç’ı kabul etme diyen Ankaray’la arasını bozarak kabul eden İsmet Paşa, zaten Mudanya’da Dedeağaç’ı Yunanlılar’dan almıştı. Tazminat yerine Dedeağaç’ı teklif edenlere, siz kimin malını kime veriyorsunuz? Dedeağaç zaten bizim dememiş ve bu teklfi kabul etmiş. Nasıl bir iştir bu? Kâtibi Ege sorununda Limni adasının adını rapora yazmayı unutur ada elimizden gider, heyet başkanı zaten Mudanya görüşmelerinde aldığı yeri bir kere daha alır. Nasıl bir gaflet yumağı örülmüş Lozan’da?.

Anlaşmanın 59.maddesi bu bakımdan gerçek bir komedidir. Bu maddeye göre Yunanlılar, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da bulunduğu süre içinde büyük maddi ve manevi zararlar verdiğini kabul ediyorlar. Ancak, Türk Heyeti Başkanı İsmet Paşa;

“…Şu anda Yunanistan’ın maddi durumu çok kötüdür. Türkiye’ye bir tazminat ödediği takdirde, bu Yunanistan için yıkım olur. Bu nedenle biz tazminat talebimizden vazgeçiyoruz.”[2]  diyor.

Sonra Curzon diyor ki, siz bu tazminat konusunda Yunanistan’a esnek davranın ki, biz de size, bize olan borçlarınızda esnek davranalım. Bu inceden tehdide Türk heyeti geri adım atarak cevap verdi ve bu konuda yüzde yüz haklı olmamıza, dünyanın tüm hukuk sistemlerine göre haklı olmamıza, Yunan vekili Venizelos’un vicdanında bile haklı olmamıza rağmen en hafif tabirle siyasi basiretsizliğimizden dolayı bu durumu lehimize çeviremedik ve hiçbir şey alamadan elimiz boş döndük. Yani hem dayağı biz yedik, hem hesabı biz ödedik. Hey gidi zavallı, aç, hasta ve yorgun Anadolulu, elin Yunan’ını dünya savunurken, seni savunsun diye Lozan’a gönderdiğin ekip bile senin hakkın için masaya yumruk vurmuyorken, vuramıyorken senin hakkını kimler savunacak?

Görüşmelerin ilerleyen safhasında Tükriye’den, Türkiye’ye verdiği zarardan dolayı özür dileyen Venizelos sözüne “ama” ile devam ederek demiştir ki;

“… Evet biz Türkiye’yi yakıp yıkarak büyük zararlara uğrattık ama, bunları siz bize karşılık veriyorsunz, bizim işgalimizi kabul etmiyor ve direnç gösteriryorsunuz diye yaptık. Siz bizim Anadolu’daki varlığımızı kabul etseydiniz biz oraları yakıp yıkmayacak, harabeye çevirmeyecektik. Yani, evet biz suçluyuz ama siz de bizim kadar suçlusunuz…” [3]

Bunlar ne pervasız ve ne utanmaz sözler değil mi? Savaşın çıkmasında ve zararların büyümesinde Türkiye’nin de suçlu olduğunu söyleyecek kadar çılgın, pervasız ve ahmakça söz edebiliyorlar. Bu sataşmalara karşı söz alan İnönü ise sadece;

“…Bizim yaptıklarımızı kim olsa yapardı demekle yetiniyor…” Ne anlaşılmaz bir durum değil mi?

Bilindiği gibi, Osmanlı devleti, tahvil çıkartmak suretiyle en fazla dış borcu Fransa dan almıştır. Lozan’da bu Osmanlı borçları meselesi gündeme geldi. Çoğunluğunu Fransızlar’ın teşkil ettiği bu alacaklılarla Türkiye arasındaki müzakereler bir hayli uzadı ve zaman zaman gerginliklere sebebiyet verdi. Nihayet 13 Haziran 1923’de imzalanan anlaşmalarla ödenecek borcun miktarı ve ödeme şekli bir formüle bağlandı. Bu anlaşmayla Osmanlı Duyun-u Umumiye’si de tamamen tarihe karışıyordu[1].

Osmanlı borçlarının doğduğu günlerde Osmanlı 13 milyon km. idi. Avrupa devletlerine borçlanılarak alınan bütün paralar Yemen’den Orta Avrupa ovalarına kadar, o zaman ki bütün şehirler ve kasabalarımızın imar ve müdafa ihtiyaçlarına sarfedildi. Hatta bu borçlanılarak elde edilen paraların büyük bir kısmı, Osmanlı’nın Avrupa kıtasında bulunan ve Lozan esnasında Türkiye’den kopmuş olan topraklara harcandı. Yani Osmanlı’nın aldığı dış borcu adil bir biçimde bizden ayrılan ülkelere de bölünmesi gerekirken biz bu borcun % 60’ına sahip çıktık ve ödemeyi taahhüt ettik. İkiyüzyirmi milyon altın İngiliz sterlini olan borcumuz 1952’ye kadar periyodik olarak ödendi.

Halbuki 13 milyon km. iken aldığımız ve tüm Osmanlı coğrafyasına dağıttığımız bu borcun, Lozan’a oturduğumuzda elimizde bulunan 770.000 km lik kısmını yani toplam borcun %5’ini ödememiz gerekirdi. Ama İsmet Paşa, bu dış borcun % 60’ına sahip çıktı. Bu durumu anlamak mümkün değildir.

Bizim Lozan’da siyasi uzmanımız olmadığı gibi iktisadi uzmanımızda yoktu. Lozan’a mali ve iktisadi işler uzmanı olarak gönderilen 3. Başkan Hasan Saka isminde konuya uzak biri gönderildi. Rıza Nur hatıralarında Mali İşler Uzmanı 3. Başkan Hasan Saka ile ilgili bir hatırasını paylaşmış. Bakın ne diyor;

“… İsmet şiddetle Hasan’ın aleyhinde. Bu eşek herifi nerden başımıza sardık diyor. Türlü küfürler ediyor ama bu konuda yerden göğe kadar hakkı var. Mesela bir gün ismet Hasan Saka’ya  dedi ki;

…Hasan Bey, bizim Avrupa’dan aldığımız borç ne kadardır?

Hasan, hesaplayayım da söyleyeyim dedi ve gitti. Bir müddet sonra geldi ve;

…Yüz elli milyon lira dedi.

Bir hafta sonra İsmet, Hasan’a bir daha dış borcumuzu sordu. Hasan yine bir hesap edeyim de öyle söyleyeyim dedi. Gitti bir müddet sonra geldi.

…Doksan dokuz milyon lira dedi. İsmet kızdı,

…Hasan Bey, bir hafta evvel yüzelli milyon lira diyordun. Şimdi Doksandokuz milyon diyorsun. Bu nasıl iş? Bunun hangisi doğru? Fark yüzler binler, yüzbinler olsa iyi ama hayır arada milyon liralar var dedi. Hasan ne cevap verse iyi;

…Ben ne yapayım canım, o zaman hesapladım öyle çıktı, şimdi hesapladım böyle çıktı.

Bu adam güya hesap ve maliye uzmanı. Hadi görülüyor ki uzmanı olduğu maliyede sıfır, ama şu soruya verdiği cevaba bakın. Ne kadar adi ve ahmakça…”[2]

Lozan görüşmelerine müşavir sıfatıyla Celal Bayar da katıldı. İngilizler Osmanlı’dan kalma dış borçların altınla ödenmesi konusunda ısrar ediyorlardı. İsmet Paşa, bu teklifi kabul etti. Ancak Celal Bayar Bey’in, bu durumun kurulacak olan Türk devletinin mali durumu açısından sonraki senelerde bir yıkım ocağını ileri sürerek şiddetle itiraz etmesi üzerine bundan vazgeçildi.[3]

Birkaç gergin oturum sonrasında 8–9 Haziran gecesi prensipte bir anlaşmaya varılmıştı. Ama tahliyenin ve imtiyazların ayrıntıları alt komisyondaki uzmanların önüne geldiğinde yeni zorluklar ortaya çıkmaya başladı. Nihayet 10 Haziran’dan borçlar sorununun tartşıldığı özel bir toplantıda İsmet Paşa’nın tavrı sertleşti. Türk hükümetinin hiç bir şekilde borçların faizlerinin Altın olarak ödemeyeceğinin teyidini Ankara’dan, Mustafa Kemal Paşa’dan almıştı. Frank ile ödeme kabul edilmezse anlaşmanın yapılamayacağı prensipte kabul edildi.

Toplantının Müttefik Devletler aleyhinde dönmeye ve Dış Borçlar maddesinin Türkiye’nin istediği şekilde biçimlenmeye başladı bir anda İsmet Paşa,herkesi bilhassa İngiltere’yi şok edecek bir çıkış yaptı ve Türkiye’nin borçlarını ödemeyi kabul ettiğini ama, tamamını ödeyemeyeceğini beyan etti. Eğer müttefik hükümetler ödemenin tamamını Frank olarak ödenmesini kabul ederse, Türkiye taahhütlerinin yasal olarak geçerli olduğunu kabul edecekti. Ama kendisine verilen belirsiz vaatlere dayanarak tahvil sahiplerinin mali durumlarını inceleyeceği ve ödeme şeklini barıştan sonra belirleyeceği yönünde bir taahhütte bulunmayacaktı[1].

Bu esnada Ankara’da Başbakan Rauf Orbay’ın basın açıklamaları Lozan’daki Türk Heyeti’nde bilhassa İsmet Paşa’da memnuniyetsizliklere sebep oluyordu. Başbakan Rauf Orbay;

“… Türkiye fedakârlıkların sınırına gelmiştir ve hiçbir koşulda, ona tam bağımsızlık vermeyen bir barışı kabul edemez. Eğer görüşmeler kesilirse, bunun sorumlusu, Türklere iktisadi ve mali köleliği getirecek önerileri dayatanlardır…” [2] diyordu.

Durum her geçen gün daha da sertleşiyor, müttefik devletlerin temsilcileri dış borçlar konusunda kendileri ile İsmet Paşa’nın değil doğrudan Ankara’nın muhatap olduğunun farkındalardı. Zaten İsmet Paşa kendisini bir nevi kızağa çeken bu hadiseden sonra Ankara’ya; ‘İşime karışmayın ya da gelin siz yapın’ mealinde sert bir telgraf çekti. İngiliz ve İtalyan temsilciler, borçlar nedeni ile görüşmelerde bir kesinti olursa, Ankara’nın çatışmaları sürdürmekten çekinmeyeceklerine ve ordunun tekrar sahaya sürüleceğine inanmışlardı. İngiliz temsilci Rumbold, sonunda İngiliz hükümetinin konferansın borçlar konusu yüzünden kopmasına razı olmadığını açıkladı. İtalyan temsilci, Rumbold’un bu ansızın çıkışına sanki kendilerini yarı yolda bırakmışlar gibi sert tepki göstererek İngiltereyi oyunbozan olmakla suçladı. Müttefik devletler kendi aralarında kopma noktasında gelmiş ve içlerinde her an tartışmalar yaşanmaktaydı.

Ankara, Lozan görüşmelerine iki defa doğrudan müdahil oldu. Birincisi kapitülasyonlardı ve orada Türkiye’nin istediği gibi bir netice çıktı. İkinci ise İnönü’nün restine ve sert çıkmasına rağmen ‘Dış Borçlar’ konusunda da müdahil oldu bu defa da müttefik devletler birbirine girdi. İnönü, acaba bu durumun nesinden şikayet ediyordu?

Rumbold, bu çıkmaz durumdan dolayı 19 Haziran 1923 günü Henderson’a yazdığı bir mektupta;

“…Burada hepimiz ciddi bir depresyona girmiş durumdayız. Konferans borçlar yüzünden tam anlamıyla çıkmaza girdi…” [3] diyordu.

İnönü’nün muhalefetine rağmen Ankara’nın müdahil olduğu borçlar mevzusu esnasında, daha önce de vurguladığımız gibi mütefik devletlerarasındaki çatırdamalar istihbarat raporlarına yansır. Rumbold, 19 Haziran’da Crowe’ye yazdığı telgrafta;

“…Bir Türk karşısında geri adım atmanın aşağılayıcı bir durum olduğunu biliyorum. Ama güç kullanmayacaksak, pazarlıkla ne alabilirsek onu almalıyız.[4]

Evet, kendilerinin de tarih önünde resmi bir belge bırakarak itiraf ettikleri gibi, bir Türk heyeti önünde geri adım atmayı şereflerine yediremeyen küstah Avrupalıları, bu mağlubiyet psikolojisinden Türk Heyeti Başkanı İsmet İnönü’nün pasif, silik, yılgın, bıkkın, bezgin, duygu ve planlarını, Haim Naum isimli çift taraflı çalışan ama en çok İngilizlere çalışan Yahudi hahamına güvendiği kadar başkanlığını yürüttüğü heyetin diğer üyelerine güvenmeyen ve bu yüzden planlarını ve bildiklerini paylaşmayan içten pazarlıkçı durumu ne yazık ki kurtardı. Onları kurtardı ama Türk tarafının alabileceğinin en azını alarak masadan kalkmasına da sebep oldu.


[1] Anadolu’da Yunan Zulüm ve Vahşeti, 2. Kısım, Ankara, 1922, s.62

[2] Lozan, İstanbul Barosu Yayınları, Emekli Büyükelçi Taner Baytok’un Konuşması, s . 62-63.

[3] Hüseyin Avni Çavdaroğlu, a.g.e., s. 95

[4] Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer mi Hezimet mi?., s. 290-294

[5] Lozan’daki 1928 Osmanlı Borçları Antlaşması için bak: Düstur 3. Tertip, 10.Cilt, s.48-122 ve 122-125.

[6] Dr. Rıza Nur, a.g.e., s. 1117.

[7] Celâl Bayar, “Cumhuriyetimizin Karşılaştığı İlk Meseleler: Türk Millî Ekonomisine Giriş”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, s.20,Ekim 1986, s.20

[8] 9 Haziran 1923, Rumbold’dan Curzon’a, Rumbold Evrakları.

[9] Bilal Şimşir, a.g.e., s. 421, 12 Haziran 1923, Henderson’dan Curzon’a, 12 Haziran 1923, Rauf Bey’den Paris Temsilcisine, 12 Haziran 1923, Rauf Bey’den İsmet Paşa’ya.

[10] Ryan Evrakı, s. 1106-1109,

[11] Ryan Evrakı, s. 1106-1109,

 

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler