Bölünme Kapıda Mı? Analiz
Bo PERSSON Umea Universitet

ABD’de Irkçılık Tersine Dönüyor

Bölünme Kapıda Mı?

Afro-Amerikalı George Perry Floyd Jr. 25 Mayıs 2020’de Minneapolis’te Derek Chauvin adındaki bir polisin, gözaltı işlemi sırasında diziyle boynuna yaklaşık 10 dakika boyunca bastırması sonucu hayatını kaybetti.

Floyd’un ölümü Amerika Birleşik Devletleri’nde kurumsallaşmış ve yapısal bir sorun olan etnik dışlayıcılığı ifşa etmesi açısından kritik bir tarihsel olay olarak öne çıkıyor.

Floyd’un ölümü ABD toplumundaki (etnik, kültürel ve siyasal) mevcut yarılma hatlarını harekete geçirmesiyle de özel bir dikkati hak ediyor. Bu süreci hızlandıran bir faktör olan Kovid-19 pandemisi dolayısıyla baş gösteren ekonomik kriz, siyasal dışlayıcılık, toplumsal yabancılaşma ve devlet kapasitesinin yetersizliğinin ortaya çıkması gibi mühim gelişmelerin, “Floyd vakasının”, ABD çapında yayılmasını sağlayarak ulusal bir mesele haline gelmesini kolaylaştırdığı görülüyor.

ABD’de toplumsal bir vaka olan etnik dışlayıcılık, yüzyıllar öncesine dayanan toplumsal ve siyasal bir sorun. Yer yer etkisi ve kapasitesi değişse de ırksal şiddet hâlâ ne derece güncel bir sorun olduğunu sıradan beyaz bireylerin davranışlarında, siyasi kültürde ve beyaz ve siyah ırkın devlet kurumlarındaki temsil oranlarında gösteriyor.

ABD’nin ilk siyahi başkanı Barack Obama döneminde bile siyahilerin devlet ve toplum arasında sıkıştıklarına ve dışlandıklarına dair örnekler mevcut. Bunun en canlı örneği 2013 yılında George Zimmerman adlı bir polis memurunun silahsız siyahi bir genç olan Trayvon Martin’i öldürmesi oldu. Ardından 2014 yılının Ağustos ayında siyahi Michael Brown’ın Ferguson, Missouri’de beyaz bir polis tarafından öldürülmesi, polis şiddetinin siyahilere ne derece yöneldiğini kanıtlıyordu. Başkanlık koltuğunda siyahi birinin olması dahi bu yaygın ve yapısal problemin ortadan kalkmasına yeterli gelmedi.

Afrikalı-Amerikalıların yaşamlarının da değerli ve önemli olduğuna “Black Lives Matter” hareketiyle yapılan kitlesel vurgu; etnik, toplumsal, kültürel, siyasi ve ekonomi boyutlarıyla sistemik bir reform çağrısı yapıyor. Tam da burada sorulması gereken soru, ABD’nin bu nevi geniş bir reform siyasetini lider, elit ve kadro düzeylerinde kurgulayacak bir hazırlığa ve arzuya sahip olup olmadığıdır. Trump’ın başkan seçildiği 2016’dan bu yana ABD dış politikası izolasyoncu bir strateji takip ediyor.

Trump’ın siyasetinin eksenine “Önce Amerika” (America First) mottosunu yerleştirmesi sürpriz olmasa gerek. Bu açıdan bakınca Trump’ın Amerika’ya öncelik vermesi beklenebilir. Fakat Trump’ın üzerinde yükseldiği toplumsal yapı onun ilerici ve kapsayıcı bir siyaset izlemesini güçleştiriyor. Trump’ın iç siyasete dönük temel yaklaşımı işsizliği azaltmak, alım gücünü artırmak ve 2008 finans krizi ile zayıflayan orta sınıfları tekrar diriltmek olarak öne çıkıyor. Trumpçı siyasetin ABD toplumuna vereceği temel mesaj ve ilkeler, dar ve özel çıkarları yansıtan Cumhuriyetçi yeni muhafazakarlığı yansıtıyor. Evanjelik Hristiyan değerlere yoğun vurgular, ABD taşrasının siyasi dilini ulusal siyasetin temel kodlamasına dönüştürme çabaları ve siyasi söylemin temel dinamiğinin kutuplaştırma (polarizasyon) olduğu düşünüldüğünde Trump’tan bugünün sorunlarına köklü bir çözüm stratejisi beklemek güç görünüyor.

ABD siyasetindeki kutuplaşmanın etkisini gün geçtikçe artırıyor olması, demokratik temsil kurumlarının adım adım felç olmasına yol açıyor. Siyahilerin ABD ile kurduğu ilişkideki eşitsizlik, dışlanmışlık, şüphe ve baskı duyguları gün geçtikçe ABD toplumundan değil adeta “ABD uluslarından” bahsetmeyi zorunlu kılıyor. Siyasilerin genel çıkarı yansıtmadığını düşünen toplumun çeperindeki gruplaşmalar, kendilerini genelden farklı olarak kodlama yolunu seçiyorlar. Bu ise kısa vadede olmasa bile yeni ve genel bir fenomeni ortaya çıkaracak gibi: konfederalizm.

Bir tarafta Trump’ın ABD taşrasını siyasi, kültürel ve iktisadi olarak harekete geçirebilmesindeki ustalık iyice tebarüz ederken öte yanda devletin kurumsal olarak merkezileşmesine yönelik çabası buna karşı olan tarihsel-toplumsal dinamikleri gün yüzüne çıkarıyor. ABD’de dönemin ırkçı ve köleci siyasetinin taşıyıcıları olan şahsiyetlerin heykellerinin yıkılması, oluşmakta olan bu fenomeni açıklayabilir.

ABD’nin genel tarihsel anlatısına halkın bir bölümünün gösterdiği bu radikal tepkiye bakarak, federal siyasetin devleti güçlendirici uygulamalarına direnç göstereceği beklenebilir. ABD taşrasının ivmelendirdiği Çin karşıtlığı merkezli izolasyoncu dış politika, dışlayıcı ve dar ahlakçılığın beslediği milliyetçi-dindarlık, uzmanlığa ve bilgiye şüpheciliğin kurumsallaşmasının gösterdiği anti-entelektüalizm karşısında anti-tez olarak şehirlerde öbekleşen dışa açık, kozmopolit ve cumhuriyetçi temsili mobilize ediyor. ABD bölünür mü? Bilemem ama imkansız değil.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler