Beyt-i İsrail Ve Falaşalar Analiz
İbrahim MULUSHEVA İbni Haldun Üniversitesi

İsrail’de İç Problemler

Beyt-i İsrail Ve Falaşalar

Çoğu analizde gözden kaçırılan bir ayrıntı bu. Yaklaşık 2 ay önce Haziran’ın son günü Hayfa’ya bağlı Kiryat Haim’de 19 yaşındaki Etiyopya asıllı Solomon Tekah görev başında olmayan bir polis memuru tarafından vurularak öldürüldü. Polis bu gencin kendisine saldırdığını, nefsi müdafaa zorunda kaldığını söylese de görgü şahitleri bu savunmayı yalanlıyor.

Geçen Ocak ayında da 24 yaşında bir Etiyopyalı öldürülmüştü. Bu cinayetlerin inzibati nedenlerle hiç ilgisi bulunmadığına, tamamıyla ırkçı saiklerle işlendiğine inanılıyor. Zanlı polis memuruna sadece 15 günlük ev hapsi cezası verilmesi ise toplumsal öfkeyi daha da yükseltti. Kurbanın cenaze merasimiyle beraber (başta Tel Aviv olmak üzere) ülke çapında başlayan sokak gösterilerinde 100’den fazla polis yaralandı, yüzlerce gösterici göz altına alındı. Ana yolları saatlerce kapalı tutan protestocular başkentteki günlük hayatı birkaç gün boyunca felç etti.

Etiyopya Yahudileri İsrail’in kronik iç sorunlarından biri. Eski Habeşistan’ın kadim halklarından biri olan bu toplumun küçük bir kısmı Eritre’de, çoğunluğu ise Etiyopya’nın kuzeyinde, Sudan ve Eritre sınırlarının çevrelediği üçgende yaşıyor. Yüzyıllardır Hıristiyanlaşma ve İslamlaşmadan uzak kalarak var olmayı sürdürebilmiş bu topluma, dinlerinden ötürü “İsrail Ahalisi” anlamında “Beyt-i İsrail” (Beta İsrail) deniyor. Dışarıdan ise “yurtsuzlar, başıboşlar” anlamında “Falaşa” diye çağırılıyorlar; fakat bu adlandırma toplum tarafından elbette hakaret addediliyor. Kökenleri hakkında birbirine zıt birçok mitolojik anlatı mevcut. Hz. Süleyman’ın Habeşistan’a gönderdiği oğlu Kral Menelik’in soyundan geldikleri şeklindeki rivayet bunlardan biri. Hz. Süleyman sonrası büyük sürgünler sırasında Filistin’den, yahut çok daha sonra Romalılar zamanında Güney Mısır’dan geldiklerini ileri sürenler de var. Modern araştırmalar ise göçlerden daha çok, 14-15. yüzyıllarda Habeş Ortodoks Hıristiyanlığı bünyesinde Tevrat’ı öne çıkartan bir mezhebin bu dini yönelmede etkili olduğu üzerinde duruyor.

Söz konusu iddialar bir tarafa, bugün İsrail’de hakim olan görüş, Beyt-i İsrail’in, Hz. Yakub’un oğlu Dan’ın soyundan gelen, 10 kayıp İsrail kabilesinden biri ve büyüklük bakımından ikincisi olduğu zannına dayanıyor. İsrail’in kuruluşundan çok önce, 1908’de, 45 ülkenin başhahamları ortaklaşa bir kararla Habeş kökenli Beyt-i İsrail’in Yahudi aslını dünyaya ilan ettiler. Bu kararın gerisindeki itici sebep, bu toplumun 1850’den itibaren yoğun Hıristiyan misyoner faaliyetlerine maruz kalmasıydı. Hatta bu durum Avrupa’daki etkili Yahudi çevrelerde o düzeyde ciddi bir tehdit olarak algılandı ki, bu topluluğu Osmanlı Suriyesi’ne taşıyarak emniyete almak üzere bir proje dahi geliştirildi. Hayata geçmeyen bu enteresan projenin Siyonist faaliyetler başlamadan epey önce planlandığını da burada not etmek gerekir. Osmanlı’dan sonra İngiliz mandası haline gelen o zamanki Filistin’in Aşkenaz Yahudileri Başhahamı Abraham Kook’un Beyt-i İsrail’in Yahudi kökeni hakkındaki 1921 tarihli fetvasıyla 1908 kararı Filistin’de de teyit edilmiş oluyordu. 1936’da Mussolini bugünkü Eritre’yi ve Etiyopya’nın kuzeyini “İtalya İmparatorluğu’na” ekleyince buradaki Yahudi varlığını değerlendirecek, başlarından atmak istedikleri Avrupa’daki Yahudileri bölgeye taşımak fikri, gerçekleşmeyen bir Faşist proje olarak tarihe geçecektir. 1934-1960 arası Filistin’e gelen az sayıdaki Beyt-i İsrail mensubu daha çok Eritre kökenlidir.

On dokuzuncu yüzyılda tahminen 200-300 bine ulaşan nüfusunun neredeyse yarısını 1888-1892 arasındaki büyük kıtlıkta kaybeden Beyt-i İsrail, günümüzde 120-130 binlik nüfusuyla varlığını İsrail’de devam ettiriyor. Bu sayının, tüm Etiyopya Yahudilerinin yüzde 90’nını geçtiği ifade ediliyor. Sayıca önemsiz bir nüfusun anayurtta kaldığı düşünülüyor. Çoğunluğunu Kuzey ve Doğu Avrupalıların oluşturduğu ve İsrail’in kuruluşunda öncü rolü oynamış Aşkenaz Yahudileri ile, çoğunluğunu Güney Avrupa ve Kuzey Afrikalıların oluşturduğu Sefarad Yahudilerinden sonra, söz konusu Beyt-i İsrail, bugünkü İsrail’in ana etnik kimliklerinden biri haline geldi. İsrail’e taşınmalarının teolojik ilk adımı, Sefarad Başhaham Ovadia Yosef’in Beyt-i İsrail’in hakikaten Yahudi olduğunu 1973’te ilan etmesiyle atıldı. 1975’te meşhur Siyonist alim ve Aşkenazların Başhahamı Shiomo Goven’in Kook’un 1921 tarihli fetvasına referansla yaptığı ikinci bir ilan sonrasında, Başbakan İzak Rabin bu topluluğun Yahudilerden olduğuna dair hükümet kararı çıkardı. Bunun somut sonucu ise Beyt-i İsrail’in 1977 yılında Geri Dönüş Yasası’na dahil edilmesi oldu.

Etiyopyalı Yahudiler içinde bulundukları ekonomik ve siyasi şartlardan ötürü kendi imkanlarıyla İsrail’e gelemediler. Bu süreçte İsrail istihbarat birimleri Etiyopyalı Yahudilerin önemli bir bölümünü peyderpey Sudan’a taşıdı. Amaç onların ülkelerindeki iç savaştan zarar görmemesiydi. “Hz. Musa Operasyonu” diye bilinen 1984 Kasım’ındaki büyük tahliye, bölgede baş gösteren kuraklık nedeniyle kırılma noktasına gelmiş bu topluluğu İsrail’e taşımak için yapıldı. İki hafta süren operasyonda sekiz bin kadar Yahudi uçaklarla İsrail’e getirildi. Bazı teknik sebeplerle geride kalan 800 kadar Beyt-i İsrail mensubunu ise Amerikalılar 1985 yılında “Hz. Yuşa Operasyonu” adı altında İsrail’e naklettiler. “Hz. Süleyman Operasyonu” adıyla 1991 yılında gerçekleşen üçüncü toplu tahliyede ise 34 uçakla 14 bin 500 Etiyopyalı taşındı. Bu nakliye İsrail’e tek bir seferde yapılan en büyük göç olarak tarihe geçti. Bundan sonra da göçler devam etti. Dokuz bin kadar Etiyopyalı 2015’te çıkartılan aile birleştirme kanunundan yararlanarak akrabalarının yanına geldi. En son, bu yılın Ocak ayında bir Etiyopyalının öldürülmesi sonrasında 82 kişi daha getirildi. Bu kararın, cinayet sonrasında başlayan gösterileri yatıştırmak amacıyla alındığı belirtiliyor.

Siyonist olmayan çevrelerde, Beyt-i İsrail’in Yahudiliği konusu çoğu defa şüpheyle karşılanmıştır. Ana dili Amharice olan, muhtevası bir ölçüde farklı kutsal metinlerini Ge’ez denen yerel bir dilde okuyan, diyet uygulamalarında diğer Yahudilerden farklılaşan, ibadetlerini “mescit” adını verdikleri sinagoglarda yapan bu toplumu kabullenmek hiç kolay olmadı. İlk gelen Etiyopyalıların, en başta Yahudiliklerini ispat için bazı dini ritüelleri yerine getirmeleri istendi. “Mikve” denen geleneksel banyoda arınmaları, tekrar sünnet olmasalar bile erkeklerin buna bedel olarak vücutlarından sembolik kan akıtmaları bir mecburiyetti. Aşkenazlara kıyasla aşağı bir statüde olan Sefarad kökenli din adamlarının da empatik desteğiyle bu uygulama 1985’te hafifletildi. Bu defa, sadece evleneceklerinde bu ritüellerin icra edilmesi gerektiği şeklinde bir karar çıkmış olsa da, yoğun protesto gösterileri neticesinde bundan da vazgeçildi. Mahalli nüfus memurunun basit bir soruşturmasıyla Yahudiliklerinin tescili ve nikah mümkün hale getirildi.

Misyoner faaliyetler neticesinde Hıristiyanlığa geçmiş eski Beyt-i İsrail mensuplarına “Falaş Mura” deniyor. 30 bini aşan nüfuslarıyla bunlar da İsrail’e göçerek ülkelerindeki sefaletten kurtulmak istiyorlar. Yine Başhaham Ovadia Yosef’in 2002 yılında verdiği, bu topluluğun dininin zorla değiştirildiği, dolayısıyla onların da hakiki Yahudiler oldukları ve “Geri Dönüş’ten” yararlanmaları gerektiği şeklindeki fetva, Falaş Mura için önemli bir kapı açtı. 2958 sayılı “anne tarafından Yahudi olanlara göç etme izni veren yasa” en çok bu topluluğa yaradı. Netanyahu hükümeti ülkedeki Yahudi nüfusunu artırmak için Falaş Mura’nın göçüne sıcak bakıyor. 2017’de Kuzey Hindistan’dan getirilen benzer dini statüdeki 162 kişiyle birlikte, 72 Falaş Mura ülkeye kabul edildi. Hükümet 2018’de bin kadar daha insanın ülkeye kabulüne onay verdi. Aylık olarak belirlenen küçük kotalarla bu göç bir düzene sokulmaya çalışılıyor.

Beyt-i İsrail’in getirilmesinde öncülük eden Siyonist çevrelerin, istismara sebep olacak böyle bir kapının açılmasına destek vermedikleri, bu nedenle Netanyahu’yu eleştirdikleri görülüyor. Beyt-i İsrail için kaldırılmış olan Yahudiliğe giriş uygulamaları Falaş Mura için ise mecburi. Diğer taraftan, binlerce Falaş Mura’nın Addis Ababa ve özellikle Etiyopya’nın kuzeyindeki Gondar şehri etrafındaki kamplarda toplandığı ve İsrail’e gitmek için buralarda birkaç yıldır bekledikleri biliniyor. Bu insanların İsrail’e toplu olarak kabulü, söz konusu sebeplerle şimdilik mümkün değil. Ancak kampların dağıtılması yoluna da hiç gidilmedi. Anlaşılan o ki tarihi meçhul uygun bir vakte kadar, hiç insani olmayan koşullarda orada kalacaklar. Bu süreçte bu kişilerin ihtiyaçlarının karşılanması, ayrıca göçmenliğe ve İsrail şartlarına hazırlanması işi Yahudi gönüllü kuruluşlar tarafından yürütülüyor. Yahudi Etiyopyalıların bir kısmı, tarihi yaşanmışlıklar nedeniyle Falaş Mura’nın göçüne sıcak bakmazken, diğer kesim aradaki aile bağları nedeniyle onların dönüşlerine destek veriyor.

Beyt-i İsrail’in İsrail’e taşınmasının Siyonist bir arka plana sahip olduğu çok açık. Ancak 1977’den itibaren geçen 42 yıl içinde ortaya çıkan sorunlar ciddi boyutlarda seyrediyor. Bunun en azından uzun vadede İsrail’in faydasına mı, yoksa zararına mı olacağı çeşitli platformlarda tartışılıyor. 120 bini aşmış nüfusun üçte biri artık İsrail doğumlu. Bu genç nüfus İsrail ordusu ve güvenlik teşkilatı açısından çok önemli bir insan kaynağı. Çoğunluğu teşkil eden Aşkenazların uzak durduğu riskli ve stresli askeri görevlerin tevdi edilebileceği bir potansiyel, ülke güvenliği açısından çok hayati. Fakat diğer taraftan bu kesimi alakadar eden birçok sosyal problemin çözülemediği, bilakis artarak kronik hale geldiği de bir gerçek. Bu sorunların en başında beyaz ırkçılığı geliyor. Beyt-i İsrail mensupları bu ülkedeki geleceklerinin ırkçılığa maruz kalarak süreceğini artık kesin olarak anlamış durumdalar.

İsrail’in iç dengeleri hayli yerinden oynadı. Bu dengesizlik çok kısa sürede yeni sorunlar doğuracak.