“Avrupa Dönüşü Olmayan Yola Giriyor” Analiz
Denise LUCY KALİFORNİYA DOMİNİK ÜNİVERSİTESİ

GÖRÜNMEZ DUVAR STRATEJİSİ

“Avrupa Dönüşü Olmayan Yola Giriyor”

Dünyanın en köklü medeniyeti olduğunu iddia eden Avrupa’da tuhaf şeyler oluyor. Açık, şeffaf ve saydam olmakla övünen bu coğrafya, artık kapalı kutu olma yolunda. Küresel ekonomik kriz ile kuzey-güney bölünmesini yaşayan Avrupa, göçmen akınının tetiklediği aşırı sağcı siyasi akımlarla beraber bir doğu-batı bölünmesine doğru gidiyor.

Çok yakın bir geçmişte, 1989’da Moskova’dan esen “Değişim Rüzgarı“nın çökerttiği Berlin Duvarı’nın enkazının üzerinde bir yıl geçmeden birleşen Almanya, Avrupa Birliği‘nin tek devlet ideali çevresinde toplanması için itici güç olmuştu.

Belki de bu yüzden Avrupa Birliği, Varşova Paktı’nın eski üyelerini derinlemesine sorgulamadan sınırlarının içerisine katarak doğuya doğru genişlerken küreselleşmenin mutlak zaferine iman etti. Yeni duvarların yükselmeyeceğine dair sarsılmaz bir inançla başlayan bu “birlik” olma yolculuğu yine küreselleşmenin getirdiği kaotik düzen ve geçmişin biriktirdiği kapanmamış hesaplarla bugünlerde bir duvardan diğerine tosluyor.

Bundan yaklaşık 10 yıl önce 2009’da patlak veren küresel ekonomik kriz Avrupa Birliği’nin kendi içerisinde inşa ettiği ilk duvarın temellerini attı. Birlik kısa süre içerisinde Almanya’nın başını çektiği zengin kuzey ülkeleri ile “har vurup harman savurmuş” oldukları ima edilen güney ülkeleri arasında bölündü. Yunanistan’dan başlayarak Akdeniz kıyısı boyunca Portekiz’e kadar tüm birlik ülkeleri birbiri ardına kemer sıkma politikalarına yöneldi, geniş halk kitleleri “ekonomik reformlar” adı altında refahlarından fedakarlık edecekleri şartlara zorlandılar.

Ekonomik yıkımın en ağır darbesini yiyen Yunanistan’ın bu süreçten kağıt üzerinde de olsa çıkabilmesi ancak 2018 yılında mümkün oldu. Avrupa Birliği’ndeki bu kuzey-güney bölünmesi İtalya, İspanya, Belçika gibi ülkelerdeki mikro milliyetçi damarları da tetikledi.

Avrupa’da kuzey-güney ülkeleri arasında yükselmeye başlayan duvara paralel yeni duvarlar bu kez üye ülkelerin içerisinde de yükselmeye başladı.

Hemen hemen tüm dünyanın mücadele ettiği ve büyük oranda kaybettiği Ekonomik kriz ile mücadele halindeki Avrupa Birliği için “cehennemin kapılarının” açılması ise Arap Baharı sürecinde sorgusuz sualsiz müdahil olduğu Libya’daki iç savaş ve Beşşar Esed rejiminin yıkılacağına mutlak bir inanç duyduğu Suriye’deki çatışma sürecine seyirci kalması ile gerçekleşti.

2011 yılının ekim ayında 42 yıl boyunca Libya’ya hükmetmiş olan Muammer Kaddafi muhalifler tarafından Sirte’de yakalanıp linç edilirken, Fransa başta olmak üzere kimi Avrupa başkentlerinde zafer şarkıları söylenmekteydi. Aradan geçen yedi yılda Libya’ya “demokrasi” gelmediği gibi, bugün Trablus ve çevresinde sürmekte olan çatışmalarla kaos giderek boyut kazanmakta. Avrupa’nın ise bu kaostan payına düşen, sonu gelmeyen bir mülteci akını oldu.

Diktatör Kaddafi’nin yönetimde olduğu yıllarda, Avrupa başkentlerinden, Afrika’dan Avrupa’ya göçü önlemek için para talep ettiği yani bir nevi şantaj yaptığı iddiaları gündeme getirilmişti. Kaddafi’nin tarih sahnesinden silinmesinden sonra yaşananlar ise bir Kuzey Afrika ülkesinde sonu hesap edilmeden merkezi yönetimin ve istikrarın yok edilmesinin bedelinin ne olacağını uluslararası topluma gösterdi. Yalnızca Libya’daki istikrarsızlıktan ve çatışmalardan canlarını kurtarmak isteyenler değil, Afrika’nın sahra altı ülkelerindeki yoksulluk, kuraklık ve kıtlıktan kaçan on binlerce kişi daha iyi bir gelecek umuduyla yollara döküldü.

Çok ilginç ve hatta film sahnelerin taşınabilecek şeyler oldu mesela… Çölleri plastik şişelerden yaptıkları ayakkabılarla aştılar, otobüsler dolusu insan çöllerde kumların arasında yitip gitti, açlıktan öldü, Libya’ya varabilenler ise insan kaçakçılarının ölüm gemilerinde şanslarını denemek zorunda kaldılar. Bu süreçte Tunus’a 113 kilometre mesafede bulunan İtalya’daki Lampedusa Adası’nın ismi tüm dünyada ilk kez duyuldu. Binlerce Afrikalı göçmen Lampedusa’ya ayak basarak Avrupa Birliği’nin parçası olma heyecanını yaşıyordu.

Yine Lampedusa üzerinden İtalya’ya başlayan bu göçmen akını, Avrupa içerisinde yükselecek yeni bir duvarın da habercisiydi. Göçmen yükünü tek başına omuzlamak zorunda kaldığı ve AB’deki ortaklarından hiçbir destek alamadığı gerçeğiyle yüzleşen İtalya, göçmenlerin ilk ayak bastıkları ülkeye sığınma başvurusu yapmak zorunda olduğunu kayıt altına alan Dublin Sözleşmesini bir kenara bırakarak 2015 yılının Haziran ayında sınırlarını açtı.

Kısa sürede Fransa başta olmak üzere çok sayıda ülke, İtalya’nın açtığı kapılardan geçen göçmenlerin akınıyla karşı karşıya kaldı. İtalya’nın açtığı kapıya Fransa’nın yanıtı ise Avrupa içerisinde yeni bir “duvarın” temelini atmak oldu.

Avrupa’da en çok sesi çıkan ülkelerin başında gelen Fransa, İtalya ile sınırlarını kapattı, yakaladığı göçmenleri komşusuna geri gönderdi. İki ülke arasında benzer krizler 2011 yılında Tunuslu göçmenler nedeniyle de yaşanmıştı ancak bu defa yaşanan Avrupa Birliği’ndeki dengeleri değiştirecek boyuta ulaştı. Fransa, İtalya’ya yardımda isteksiz davranıp kapılarını da kapatarak, komşusunda kısa sürede göçmen karşıtı bir koalisyonun iktidara gelebileceği öngörüsüne de sahip olacak basireti sergileyemedi.

Macaristan, Çekya, Polonya ve Slovakya “Vişegrad Dörtlüsü” adı altındaki bölgesel birliklerini göçmen karşıtı politikalar odağında yeniden organize ettiler. Macaristan sınırlarını göçmen geçişlerini engellemek için boydan boya çitlerle donatırken, Avrupa Birliği genelinde sınır kontrolleri yeniden yürürlüğe girdi. Batı dünyası, 19. yüzyıldan bu yana açlığa, yoksulluğa ve iç çatışmalara mahkum ettiği Afrika, Asya ve Ortadoğu toplumlarının gerçekleri ile kendi kentlerinin sokaklarında yüzleşmek yerine bu insanları duvarlar inşa ederek dışarıda tutma, topraklarına ulaşmayı başarmış olanları ise kurdukları kamplarda insan onuruna yakışmayacak şekilde yaşatma gayreti içerisine girdi.

Almanya’da Başbakan Merkel liderliğindeki Hristiyan Demokrat hükümetin, göçmen gerçeği ile barışık bir politika izleme çabası ise son iki yılda Avrupa genelinde kendisini giderek daha fazla hissettiren yeni bir aşırı sağ dalgasının büyümesine yol açtı. Merkel’in çabaları ile Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan göçmen anlaşmasının şartları aradan geçen yıllara rağmen Brüksel kaynaklı olarak yerine getirilmezken, göçmen politikaları Merkel’in de koltuğunu daha şiddetli şekilde sarsıyor.

Göçmen karşıtı siyasetten beslenen Almanya İçin Alternatif Partisi ( AfD) anketlere göre gücünü her geçen gün artırırken, Berlin’in Moskova ile başta enerji olmak üzere çeşitli alanlardaki işbirliğinden rahatsız olan ABD’nin, merkez sağın farklı unsurları ve aşırı sağ üzerinden Alman siyasetini dizayn etme teşebbüsleri basına daha sık yansıyor. Göçmen akınının sosyo-ekonomik sonuçlarını doğrudan yaşayan bir başka ülke İtalya’da ise mart ayında yapılan genel seçimden göçmen karşıtı bir hükümet yapılanması çıktı. İtalya’da Beş Yıldız Hareketi ile Lig Partisi’nin kurduğu koalisyon bir ileri adım daha atarak, göçmenlere karşı inşa edilen duvarı Akdeniz’in sularına taşıdılar. Kuzey Afrika’dan yola çıkan ve ölümün kıyısında yolculuk yapan göçmenler gemiler tarafından kurtarılsa dahi bugün İtalya, Fransa ve Malta limanları tarafından kabul edilmiyor.

Avrupa, Kuzey Kore gibi bir kapalı kutuya döner mi bilinmez ama artık ‘şeffaf’ imajını taşıyamayacağı kesin gibi.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler