Arap Coğrafyası Değişir Mi? Analiz
Denise LUCY KALİFORNİYA DOMİNİK ÜNİVERSİTESİ

Denise Lucy Yazdı:

Arap Coğrafyası Değişir Mi?

Çok kısa bir süre önce Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki askerlerini Temmuz ayı başlarında çekmesi ile başlayan süreç Körfez bölgesinde Arap Baharı sürecinde BAE-Suudi liderliğinde oluşan “Statükocu eksenin” dağıldığı yorumlarına yol açtı. Son dönemde Ürdün’ün Türkiye-Katar eksenine yaklaşması, Mısır’ın içine sürüklendiği ekonomik krize, Pakistan’ın Keşmir meselesi üzerinden Hindistan’a odaklanması statükocu eksende zaten bir çözülmeye işaret etmekteydi.

Yine statükocu eksenin çekirdek ülkesi BAE’nin son günlerde bir taraftan, ABD yönetiminin İran’a “maksimum baskı” politikasının aksine, İran ile yakınlaşma siyaseti güderken diğer taraftan Yemen iç savaşında Suudi Arabistan ile ayrı bir politika sergilemesi bu çözülmenin daha görünür olmasına katkı sağladı.

Arap Baharı sürecinde Ortadoğu bölgesinde oluşan ve bölgede siyasi dönüşüme karşı koyma amacına matuf olan statükocu eksene BAE ve Suudi Arabistan liderlik etti. Bu süreçte BAE-Suudi ekonomik/diplomatik desteği ile çevre ülkelerden de bu eksene yoğun bir katılım oldu. Bahreyn, Mısır, Pakistan, Ürdün ve Sudan BAE-Suudi ekonomik/diplomatik yardımları karşılığında statükocu eksenin bölgesel politikalarına kısmen destek oldular. BAE ve Suudi Arabistan’ın çekirdeğini oluşturduğu statükocu eksenin temelde üç amacı bulunmaktaydı;

Statükocu eksenin ikinci hedefi İran’ı dengelemekti. 2006 yılındaki İsrail’in Gazze saldırısı, 2008 yılından itibaren İran’ın Afrika Boynuzu ülkeleri ile geliştirdiği askeri işbirliği, 2009 yılındaki İsrail Hizbullah savaşı, ABD’nin 2010 yılından itibaren Irak’tan askerlerini çekmeye başlamasıyla Irak’ın İran nüfuzuna düşmesi, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de artan İran nüfuzu İran’ı bölgede savaş ve barış kararlarını etkileyecek bir güce kavuşturdu. Özellikle Arap Baharı sürecinde İran’ın Suriye, Bahreyn ve Yemen’de oluşturduğu, kendisine bağlı milis güçlerini kendi çıkarları için etkili bir biçimde kullanması BAE-Suudi ekseni karşısında İran’ın etkinliğini oldukça artırdı.

Statükocu eksenin üçüncü hedefi Türkiye ve Katar’ın desteklediği demokrasi yanlısı sokak hareketlerinin bölgedeki statükocu rejimler için oluşturduğu tehdidi önlemek oldu. Çünkü Arap Baharı sürecinde Arap halklarının demokrasi, özgürlük ve insan hakları talepleri ile başlayan sokak hareketleri sonucu Mısır, Yemen ve Libya’da otoriter rejimler devrildi, Suriye Yemen ve Libya iç savaşa sürüklendi, Suudi doğu vilayeti ve Bahreyn’de rejim karşıtı yoğun gösteriler yaşandı.

BAE-Suudi liderliğinde oluşan statükocu eksen Arap Baharı sürecinde yukarıda sayılan amaçlarına ulaşabilmek için askeri/endüstriyel kapasitesinin çok üstünde iddialı bir dış politikaya yöneldi. Bu süreçte statükocu eksen kısmi başarılar da elde etti. Örneğin Mart 2011’de Bahreyn’e yönelik askeri müdahale ile Bahreyn’deki Suudi müttefiki el-Halife rejiminin Şii isyancılar tarafından devrilmesi engellendi. 2013 yılında Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarına yönelik gerçekleşen askeri darbe ekonomik/diplomatik imkanlar ile desteklenerek Mısır’da devrimci dalganın önü alındı. Libya’da Kaddafi yönetimine yönelik uluslararası müdahale desteklenerek BAE-Suudi ekseni için önemli bir ideolojik rakip tasfiye edildi. Bu süreçte elde edilen kısmi başarılar BAE-Suudi eksenini Yemen savaşı gibi kazanılması imkansız bir savaşa girmeye cesaretlendirdi.

BAE-Suudi liderliğindeki statükocu eksen doğrudan askeri müdahaleye dayanan bir dış politika takip ederken 2004-2014 yılları arasında çok yüksek seyreden petrol fiyatlarının ortaya çıkardığı devasa ekonomik güce, 2010 sonrası ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerle imzalanan silah anlaşmaları ile genişleyen savunma harcamalarına ve ABD’nin II. Dünya Savaşından beri Körfez ülkeleri için taahhüt ettiği güvenlik garantilerine güvenmekteydi.

Tüm bunlara ilaveten Kaşıkçı cinayeti ve Yemen’den yansıyan insani kriz manzaralarının uluslararası kamuoyunda yarattığı infial statükocu eksenin itibarına da önemli bir darbe vurmuştur. Yemen’de birkaç ayda elde edilmesi beklenen zaferin bir türlü gerçekleşmemesi BAE ve Suudi Arabistan tahtı üzerindeki iddialarını güçlendirmek isteyen Muhammed bin Zayed ile Muhammed bin Selman’ın iç kamuoyundaki itibarını da zedelemiş, yönetime olan güveni sarsmıştır.

Arap Bahar’ının onuncu yılına yaklaştığımız günlerde Ortadoğu bölgesinde yaşanan birtakım gelişmelerin statükocu eksende çözülmelere yol açtığına şahit olmaktayız. Bu gelişmelerin en önemlisi hiç şüphesiz statükocu eksenin çekirdek ülkesi BAE’nin dış politikasında niteliksel bir değişikliğe giderek Suudi Arabistan’ı bölgesel kriz alanlarında yalnız bırakma girişimidir. İran ile askeri alanı da kapsayan siyasi müzakereler ve Yemen’de BAE yanlısı güçlerin Suudi yanlısı güçler ile çatışması son dönemde BAE dış politikasındaki bu niteliksel değişimin en önemli göstergeleri olmuştur.

Üstelik bu değişim, ABD yönetiminin Körfezdeki statükoya en büyük tehdit olarak değerlendirilen İran’a yönelik “maksimum baskı” politikasının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşmiştir. Bu süreçte BAE yönetimi Yemen savaşının, Suudilerin aksine kendisi için hayati önemde olmadığı kabulünden hareketle İran’ın Körfez bölgesinde BAE çıkarlarına zarar verebilme kabiliyetine yoğunlaştı.

 

BAE-Suudi ekseninin Filistin politikasında ABD yönetimi tarafından “Asrın Anlaşması” olarak isimlendiren plana verdiği tam destek Ürdün’ü statükocu eksende uzaklaştıran bir sonuç doğurmuştur. 1948, 1967 savaşlarında İsrail karşısında sürekli toprak kaybeden ve ülke nüfusunun önemli bir kısmının Filistinli mültecilerden oluştuğu Ürdün için Filistin sorunu, BAE-Suudi ekseninden farklı anlamlar ifade etmektedir.

BAE-Suudi ekseni Filistin sorunu konusunda Batılı tezlere tam destek verip İsrail ile normalleşme politikası takip ederken ABD ve İsrail’in statüko karşıtı güçler karşısında BAE-Suudi ekseni için sağlayacağı desteğe odaklanmaktır. Hâlbuki Ürdün için Filistin sorunu hem ülke iç siyasetinde önemli dalgalanmalara yol açabilen hem de ülkenin ekonomik yükünü ağırlaştıran bir sorun olması itibari ile hayati önemdedir. Tüm bunlara ilaveten BAE-Suudi ekseninin Ürdün için vadettiği ekonomik yardımları bir türlü sağlamaması Ürdün’ün son dönemde BAE-Suudi liderliğindeki statükocu eksenden uzaklaşarak Türkiye ve Katar ile yakınlaşmasına yol açmıştır.

Hindistan ile rekabete odaklanması statükocu eksenin etkinliğine önemli bir darbe vurmuştur. Pakistan’ın statükocu eksen için önemi nükleer güç olmasından, İran’ı doğudan çevreleyebilme imkanından ve savaş tecrübesine sahip askeri kabiliyetinden kaynaklanmaktadır. Özellikle son dönemde nükleer güç peşinde olan İran’ın dengelenebilmesi için Pakistan’ın nükleer kapasitesi BAE-Suudi ekseni açısından hayati önemdedir.

İçinde bulunduğu ekonomik darboğazı aşmak için BAE-Suudi ekseninin devasa ekonomik yardım paketlerine güvenen Pakistan yönetimi, Körfez bölgesinde BAE-Suudi yanlısı bir tutum sergiliyor gözükse de ülkedeki kırılgan mezhep dengesi (Pakistan nüfusunun yüzde 30’u Şiilerden oluşmaktadır ve Şiilerin önemli bir kısmı İran sınırına yakın bölgelerde yaşamaktadır), İran’a olan enerji bağımlılığı ve Hindistan ile tarihsel rekabeti Pakistan’ın BAE-Suudi ekseninin bölgesel politikalarına angaje olmasını zaten imkansız kılmaktaydı.

Ürdün, Mısır, Pakistan ve BAE’nin peş peşe statükocu eksenden uzaklaşma girişimlerinin en önemi sonucu hiç şüphesiz başta Yemen krizi olmak üzere Ortadoğu bölgesindeki tüm kriz alanlarında Suudilerin yalnız kalmasıdır. Yakın gelecekte Suudilerin bu yalnızlıktan kurtulmak için atacağı birtakım adımlar olacaktır. Aslında son günlerde Suudilerin yalnızlıktan kurtulmak için atacağı adımların birtakım işaretleri belirmeye başladı. Bu adımların en önemlisi hiç şüphesiz 1990 yılındaki I. Körfez Savaşından sonra Suudi Arabistan’ı tekeden ABD askeri unsurlarının tekrar ülkeye dönmeye başlamasıdır.

Prens Sultan hava üssüne 500 ABD askerinin ve hava savunma sistemlerinin konuşlandırıldığının ve İsrail’in ABD liderliğinde Körfez’de kurulması planlanan deniz gücüne katılacağının duyurulması Suudilerin bölgedeki yalnızlıktan kurtulmak için ABD ve İsrail ile daha yakın bir işbirliğine yöneleceğinin işaretlerini vermektedir.

Ancak yaklaşan ABD başkanlık seçimleri ve ABD iç siyasetinde Kaşıkçı cinayeti ve Yemen’deki insani krizlerin önemli bir gündem olması, seçim sonuçlarını etkileyebilme potansiyeli taşımakta ve Suudilerin ABD’den beklediği desteği tehlikeye atmaktadır. Bu süreçte İran’ın artan yaptırımlar yüzünden zayıflaması göz önüne alındığında Türkiye-Katar ekseninin bölge siyasetindeki ağırlığının artacağını öngörmek zor olmayacaktır.

Ben Körfez’deki dengelerin kısa sürede değişeceğini, bu değişikliğin sebebininse çıkar çatışması olacağını düşünüyorum.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler