ABD’nin Gizli Değil Açık Hedefi Analiz
Denise LUCY KALİFORNİYA DOMİNİK ÜNİVERSİTESİ

FİLİSTİN’E YARDIM KESİLİRSE…

ABD’nin Gizli Değil Açık Hedefi

Bir devlet başkanı değil de megastar gibi hareket eden ABD Başkanı Donald Trump birkaç gün önce İsrail’i sevindirecek yeni bir adım atarak, ABD’nin BM bünyesinde 1949’da kurulmuş olan UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı) aracılığıyla Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler için her yıl yapmış olduğu olduğu 200 milyon doları aşan mali yardımı kestiğini ilân etti. ABD, kısa bir süre önce de, UNRWA’ya yapmış olduğu mali katkıyı bir miktar azaltmış bulunmaktaydı.

       Yıllardır baskı altında yaşamış Filistinliler açısından bakıldığında, ABD’nin bu yeni adımı, bu ülkenin, Filistin sorununun barışçıl bir şekilde çözüm olasılığını dinamitleyen son marifeti olarak görülebilirdi. Nitekim Trump yönetiminin Mayıs 2018’de İsrail’deki Amerikan Büyükelçiliğini Tel Aviv’den, doğu kısmı 1967 yılında İsrail’in işgali altına giren Kudüs’e taşıma kararı alması ve bunun yanı sıra, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, yıkıcı sonuçları olan bir başka girişim niteliğindeydi. Bir Amerikalı yetkiliye göre, Filistinliler’e yardımın kesilmesi kararı, Gazze’de yaşanan insani trajedide büyük payı olduğunu ileri sürdüğü Hamas yönetimine verilen bir mesaj olarak da okunmalıdır.

Filistinli yetkililere göre, ABD’nin bu kararının ardında sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi motifler vardır. ABD, Mayıs 2018’de büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararıyla, Kudüs’ün statüsü konusunu Filistin’in geleceğine ilişkin müzakere masasından tamamıyla kaldırma niyetini izhar etmiştir.

Belli ki ABD diasporada yaşayan ve sayıları en az 5 milyon olan Filistinlilerin kendi topraklarına dönüş hakkını tamamıyla iptal etmeyi hedeflemektedir. Bu süreçte ABD’nin gözettiği bir başka hedef ise, İsrail’le Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri bu uygun konjonktür içinde bütünüyle normalleştirmektir.

Washington’un Kudüs’e ilişkin kararından sonra, Filistinli yetkililer, ABD yönetimi ile tüm görüşmeleri askıya aldılar. Ayrıca, ABD’nin bundan böyle Ortadoğu barış sürecinde arabuluculuk yapamayacağını ileri sürdüler. Mevcut Filistin yönetimi (Mahmud Abbas-FKÖ), ABD’nin Filistin halkını hedef alan bu son iki girişiminden yola çıkarak, iki-devletli çözümün artık bu ülke tarafından tamamen rafa kaldırıldığını; daha da ötesi, ABD’nin kendisini tamamıyla İsrail’in barış-karşıtı Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hedefleriyle özdeşleştirdiğini ifade etti.

ABD’nin Filistinliler’e yapmış olduğu mali yardımı tamamen kesmesiyle patlak veren bu yeni kriz, İsrail’in 2006’dan bu yana Gazze’de uyguladığı ölümcül abluka ve ambargonun bölgede yol açtığı insani felâketin dayanılmaz boyutlara ulaştığı bir döneme denk gelmektedir. Daha da ötesi, Gazze’de Mart’tan bu yana Hamas yönetimini hedef alan ve kimi zaman silahlı çatışmalara kadar varan protesto gösterileri yapılmaktadır.

Trump yönetiminin UNRWA’ya yöneltmiş olduğu eleştirilerden birisi, söz konusu ajansın, “Filistinli mülteci” tanımına, İsrail’in kurulduğu dönemde bu devletin Filistin topraklarını işgali ve acımasızca hayata geçirdiği etnik temizlik nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan birinci kuşak mültecilerin yanı sıra, onların çocuklarını ve torunlarını da dâhil etmesidir. İsrail’e göre, birinci kuşak Filistinli mülteciler ile onların soyundan gelenlerin “mülteci” olarak tanınması demek, şayet bunların dönüş hakkı kabul edilirse, İsrail devletinin hâkim “Yahudi” karakterinin ortadan kalkması demektir.

ABD-İsrail ikilisinin, hem Filistin halkına hem de Arap ve Müslüman halklara yeni bir ihaneti olarak görülebilecek ve bu yönüyle de 21. yüzyılın yeni “Balfur Deklarasyonu” olarak tanımlanması gereken bu kumpas-planı, “taşların bağlandığı, kurtların salındığı” günümüz konjonktüründe adım adım yürürlüğe konmaya çalışılmaktadır.

Filistin yönetimine göre, ABD’nin bu tür oldubittilere tevessül etmek yerine, 1967 sınırları içinde, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasına imkân sağlamalıdır. Bu çerçevede, Washington’ın BM kararlarını ve uluslararası hukuku kendisine temel bir referans çerçevesi olarak kabul etmesi en doğru tavır olacaktır.

Mahmud Abbas’ın liderliğindeki Filistin yönetimi, 1993’te başlayan Oslo sürecinin öngördüğünü ileri sürdükleri iki-devletli çözümü hayata geçirmek için İsrail’e karşı hem içeride hem de dışarıda ciddi bir direniş sergilemekten uzak kaldılar. Oysa bu süreçte ne ABD’nin ne de İsrail’in sürdürülebilir ve egemen bir Filistin devletinin kurulmasına imkân sağlayacak bir niyetleri ya da planları vardı.

İsrail-ABD ikilisinin Filistinlileri hedef alan azgınlığı bugün adeta hiçbir sınır tanımamaktadır. Doğrudur, ABD yönetimi uzun bir süredir İsrail’le istişare halinde Filistin’e ilişkin bir barış planı hazırlamaktadır. Ama bu öyle bir “barış planı”dır ki, Filistin halkı için şu üç şeyi öngörmektedir: sürekli esaret, aşağılanma ve millet olarak yok sayılma.

Kimse kusura bakmasın… Göz göre göre bir millet yok olmaya sürükleniyor. İşin acı yanı, bu karanlık ve acı iş, devletler arasında ‘Lider’ rolü oynadığını iddia eden bir ülke tarafından yapılıyor.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler