Tarihimizden Ortak Geleceğimize Analiz
Habip BOZKURT ULUSLARARASI HUKUK VE KAMU HUKUKU UZMANI

JEOSAM Başkanı Habip Bozkurt:

Tarihimizden Ortak Geleceğimize

ABD Başkanı Biden, kendisinden bekleneni yaptı.

Seçim vaadini yerine getirdi ve bu sefer 24 Nisan’da “büyük felaket” tanımını kullanmadı ve doğrudan “soykırım” dedi.

Bu ifade ve kabul, şüphesiz Türk Amerikan ilişkilerinde yeni bir sayfanın açılmasını da beraberinde getirecektir. Fakat bu sayfa yıllardır uluslararası diplomaside birbirini müttefik(!) olarak tanımlayan iki ülke açısından da iyi bir sayfa olmayacak.

Ermeni iddialarının kabulü zaten kırılgan düzeyde seyreden ilişkilere önemli bir darbe de vurmuş oldu.

Amerikan diplomasisi bunun sinyallerini önceki hafta art arda yaptığı açıklamalarla göstermiş oldu.

Uzun zamandır devam eden S-400 krizi zirve yaptı ve Türkiye F 35 programından çıkarıldı.

ABD Yönetimi kendi vatandaşlarına yüksek seviyeli seyahat uyarısı yaptı. Türkiye’de hukuk dışı tutuklanma riskinin olduğunu açıkladı.

Şimdi de uzun zamandır hassas bir konu olduğu, önceki ABD Başkanları tarafından da bilindiği için, ertelenen, dondurulan bir konu gündeme geldi ve Ermeni tezleri resmi olarak kabul edildi.

Akılllara gelen sorular arasında şunlar da var…

Acaba bu Joe Biden’in ABD Başkanı olmadan önce de deklare ettiği şekilde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la açıkça mücadele etme söyleminin bir parçası mı?

Ya da Dağlık Karabağ savaşının ve Türkiye’nin savaştaki rolünün bir intikamı mı?

Bu rövanşist bir karar mı?

Muhakkak ki bu tanıma ve kabulün etkilerini zaman bize daha net gösterecek fakat biz şimdi iddiaların tarihsel temeline bir göz atalım.

Türk – Ermeni tezlerinin karşılaştığı anlaşmazlığın temeli aslında 1915’te gerçekleşen olaylara dayanıyor.

Ermeni tezlerine göre Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı esnasında çıkardığı Tehcir Kanunu nedeniyle zorunlu göçe sevkedilen Ermeni toplumu 800.000 ila 1.500.000 insanını kaybetti. Osmanlı Devleti iddialara göre uzun zamandır planladığı bu eylemi Doğu’daki Ermeni Komitacılarının faaliyetlerini bahane ederek sistematik bir şekilde organize etti.

Bizim tezlerimizin özeti ise şu;

Tehcir Kanunu olarak adlandırılan Kanun; Osmanlı Devletinin o dönem itibariyle uygulamak zorunda kaldığı bir göç ve iskân politikası idi.

Batıda Çanakkale Kara Savaşları başlamıştı.

Doğu Cephesi’nde Ruslar ile şiddetli çatışmalar yaşanıyor, Rus birlikleri ilerleyişlerini sürdürüyorlardı.

Ermeni Komitacılar ise Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurma ideali ile bölgesel hareketlenme ve isyanlara sebebiyet veriyor ve köyleri basarak sivil halka yönelik katliamlar düzenliyorlardı.

Osmanlı ordusu birçok cephe ve kanattan kuşatma altındaydı.

Tehcir Kanunu; işte bu zorunlu şartların tezahürü ve Osmanlı Devleti’nin güvenlik politikasının bir gerekliliği olarak çıkarılmıştı.

Kanun’un hedeflediği amaç; temelde, ordu ve hükümet gruplarıyla çatışma ihtimali olan unsurların sevk ve iskânı idi.

Burada herhangi bir etnik unsur lokalde hedef alınmamıştı yani Rumlar, Yahudiler ve hatta Araplar da bu zorunlu göç ve iskân politikasının parçasıydı.

Fakat Ermeni nüfusu Anadolu’da daha etkin ve demografik olarak daha baskın olduğu için Kanun Ermeni Tehciri olarak bilinmektedir.

Tarihsel olaylar değerlendirilirken dönemin şartlarını ve karşılıklı tezleri dikkate alarak bir değerlendirme yapılmalıdır.

Günümüzün şartları ve bakış açısıyla yüzyıl önceyi yorumlamak bizi tarihsel gerçekliğe ve objektif bilgiye götürmeyecektir.

Osmanlı Devleti’nin zorunlu olarak uygulamaya koyduğu bu göç ve iskân politikası, bir etnik unsurun sistematik olarak yok edilmesine yönelik, siyasi bahanelerle zemin hazırlanmış ve önceden planlanmış bir eylem değildi.

Fakat merkezi idarenin zayıflığı, mülki amirlerin yerelde etkisinin azaldığı bir dönemde, Devlet bu iskân ve göç politikasını organize edemedi, gerekli önlemler hayata geçirilemedi.

Göç esnasında, yerel unsurların da etkisi ile Ermeni Kafilelerine yönelik önlenemeyen saldırılar oldu.

Osmanlı o dönemde bazı yargılamalar ile yerel idarecilerin sorumluluğuna gitti.

Bu bile başlı başına Devletin o dönemdeki duruşunu göstermesi açısından önemlidir.

Meselenin tarihsel boyutu bağlamında tartışmanın ana konusunu karşılıklı bu tezler şekillendirmektedir.

Fakat şu husus asla göz ardı edilmemelidir ki; 1915 olayları tarihsel niteliğe sahiptir ve hukuken ispatlanamamıştır.

Tarihi olaylar ve sonuçlar tartışmaya açıktır, sübjektiftir, özneldir.

Bu kararlardan siyasi erklerin, organların kararları ile hukuki yaptırımlar çıkarma gayreti beyhude bir çabadır.

Meselenin özü, birlikte aynı topraklarda yıllarca barış içinde yaşamış iki toplumun ortak geçmişi ile yüzleşmesi, dışarıdan politik müdahalelere kapalı olarak karşılıklı diyalog ve dostluk çerçevesinde geleceğe bakmalarıdır.

Ermeni toplumu yıllarca Osmanlı çatısı altında Millet-i Sadıka nitelemesi ile yaşamış ve halen de Cumhuriyetimizden beri sosyal içtimai yaşamımızın bir parçası olarak varlığını devam ettirmektedir.

ABD Başkanı Biden’in açıklamalarına dönersek, bu açıklama dış politikada Türkiye’yi diplomatik anlamda yalnızlaştırmaya yönelik anlamsız bir çabanın adımıdır.

Türkiye bu anlamsız çabaya karşılık milli bir mutabakat ve birlikle ortak tepki göstermeli, ciddi duruş sergilemeli, her şey iki ay sonra normale dönmemelidir.

Bu açıklama, Türkiye açısından da bir uyanışa vesile olmalıdır.

Her yıl 24 Nisan’da “Amerikan Başkanı’nın açıklaması nasıl olacak?”  şeklindeki kısır siyasetten kurtulmalı, alanında ihtisas sahibi, politik görüşü ne olursa olsun, objektif tarihçi ve hukukçulardan müteşekkil, toplumun her kesimini kuşatıcı çalışma grupları, komisyonlar oluşturmalı ve ortak geleceğimizi birlikte şekillendirmeliyiz.

Zira meselelere kin ve hamasetle bakmak, ortak uzlaşının önündeki en büyük engeldir.

Farklılıklarımız üzerinden kutuplaşma yaratmaya çalışanlara verilecek en güzel cevap budur.

Bu Yazara Ait Diğer Makaleler